4 Ekim, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Bir şarkı vardı öğrendiğimiz, ilkokula başladığımızda. “Daha dün annemizin kollarında yaşarken/ Çiçekli bahçemizin yollarında koşarken” diye başlayıp da “Şimdi okullu olduk/ Sınıfları doldurduk” diye süregiden… Şarkıyı söylerken, aklımdan her bir mısrasını süzgeçten geçirirdim.

Annem pek öyle kucağına alıp da sevinç gösterileri yapan biri değildi. Nasıl yapsın ki? Okula başladığımda otuzaltı yaşındaymış, şimdi hesapladım… Ve dört kızı varmış… Sanırım bize bakıp bakıp içleniyordu. Bahçemiz çiçekliydi ve koşulabilirdi ama buna da babaannem izin vermezdi. Yine sanırım bu nedenle sokağa kaçıp, yokuşta koşmaya çabaladığımdan kafamı yarar, dizlerimi paralardım. Okullu olmuştum evet ve tanımadığım bir sürü çocukla sınıfı paylaşıyordum.

Şarkının “Sevinçliyiz hepimiz/ Yaşasın okulumuz” bölümünde içimden söylenirdim… Tamam okulumuz yaşasındı ama nereden biliyorlardı sevinçli olduğumu? Kendimi çok yalnız ve yabancı duyumsuyordum işte. Bırakıp gitmişlerdi beni, tek başıma alışmaya çalışıyordum.

Bir büyüğüm ablam beşinci sınıfa gidiyordu, büyüklerim akılları sıra ona beni kollaması için uyarmışlardı Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 67, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

30 Eylül, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Rüzgar Kaan

Rüzgar Kaan

Doğum günümün ilk dakikalarında kendi kendime şiirler arayıp, hüzün takılırken bir de baktım sosyal paylaşım sitesinde ilk tebrik mesajım… “Öz” teşekkürler… Arkası çığ gibiydi. Hep bekleriz!!!

Nasıl aynı anda üç kitap birden okuyabiliyorsam, nette gezinirken de kaç kutucuk açık, bir bilseniz. Sabah ilk işim doğum günüm nasıl geçti anlatıp, kutlayanlar için yazmak olacaktı. “Bir anne.com” u açtım buraya dek tamam. Ardından Twitter’a bir göz atayım dedim. CNN Türk bir başlık girmiş “Yaşam için mükemmel konumda bir gezegen! Amerikalı gök bilimciler, ilk kez yaşam koşullarının oluşması açısından mükemmel bir konuma sahip bir gezegenin keşfedildiğini açıkladı.”. Hemen “sismikhaber.org”a girmeliyim diye, o siteye geçtim. Hazır geçmişken  haberlere bakayım, daha geçilecek haber var mı diye internet gazetelerine geçtim. İndonezya’da üstüste iki deprem olmuş. Haydi o haberi de Sismik’e geç… Derken CNN Türk’te “test” gözüme çarptı. Niyeyse test çözme merakım vardır benim. Doğum haritası çıkarmaya da (onu da anlatacağım).

Test konusu “Yeşil sahaların hangi yerli yıldızısınız?”. Neyime gerekse bu testi çözdüm. %33 Semih, %33 Sercan’mışım… İyi mi? Yetti mi? Hayır! Bende fren Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 56, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

29 Eylül, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Jr. Cetins family

Jr. Cetin's family

rüzgarkaan.com“dan alıntıdır.

Sevgili babaanne,

Doğum günün kutlu olsun. Birlikte nice senelere…

Rüzgar Kaan Çetin

Bir yanıt var “Doğum günün kutlu olsun Babaanne”

Fatma Çetin demişki:

Çoook teşekkürleeerr… Bu jest beni tam 12 den vurdu. Gerçekten hiç hayal bile etmemiştim. “Duygular anlatılamaz, yaşanır” şu an için olsa gerek.

Böyle beklenmeyen olağanüstü güzellikte sürprizleri sizlerin de yaşamanızı içtenlikle diliyorum.

İnşallah sağlık, huzur ve bereketle birlikte kutlayacağımız daha onlarcasına.

Rüzgar Kaan’ım, canımsın. Sevmekten Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 46, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

29 Eylül, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Bekledim… Saat 00.00 oldu ve nette gezinmeye başladım. Doğum gününde şiir yazmış biri ama ne şiir. Asi prensesini aramış bulamamış, üzgün ve mutsuz. Geçen anın hesabını yıllara nasıl soracağını, geçmiş anıların bedelini nasıl kime ödeteceğini sorguluyor. Geceleri hüzün doluymuş zaten, doğum gününü yalnız kutlamak anlaşılan üstüne tuz biber olmuş ve son şarkısı olabilirmiş dinlediği. Göçüp gitmeyi diliyor.

Eski bir tarihte ve başka bir ayda yazmış, güz değil. İnsanı coşturacak, güneşin ısıttığı bir ay. Demek hüznün ayı, günü olmuyor… Ne güne/ günlere denk gelirse…

Aklıma başlığa yazacak denli takılan, Teoman’ın “Bugün benim doğum günüm” diye söylediği şarkı. Adı “Paramparça”ymış meğer. O da dertlenmiş… Vakit bir türlü geçmezken nasıl oluyor da günler, hayatlar geçiyor diye sorguluyor. Sarhoş, hasta, kelimeler büyüyor ağzında, bildiği tüm hayatlar paramparça… Sevdiği kadınları arıyor, mesaj çıkınca telefonu kapatıyor. Telesekretere konuşamazmış.

İlhan İrem’in şarkısının adı tam benim yazdığım gibi “Bugün benim doğum günüm”… İyi ama o da bırakıp giden sevgilisine veryansın etmiş… Ondan kurtulduğu için o gün yeniden Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 60, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

27 Eylül, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Yazıma başlık seçmekte zorlandım, yazacaklarımı bitirebilmekte zorlanacağımı da biliyorum. Konu çok kapsamlı, bakış açıları farklı…

Yıllar önce Zeynep Oral’ın bir kitabını okumuştum adı “Kadın Olmak”… İnanılmaz etkilenmiş, içindeki fotoğrafları onlarca kez incelemiş, kendimi onların yerinde düşünmüş, kötü duyumsamış, “günüme çok da hayıflanmamalıyım” masalları uydurmuş, sürdürmeliyim gel-gitleriyle boğuşmuştum. Raflarda kitabı arayıp buldum, tarihini öğrenmek adına… Düşününce durum değişikliğinin olmadığını anladım. Sahnelenen oyunlar sürelidir. Yaşam oyunu ise nefes sayısının bitimiyle sonlanıyor.

Kitabın basım tarihi 1985 ve ben 1986 yılında almışım. İki gün sonra 57 yılım bitecek bu gezegende… Yirmi yaşından beri çözümlenmeye çabalanan, yılların birikimiyle çözümsüz sürüp gidecek işte…

Dün Vatan Gazetesi’nde İclal Aydın’ın “Türkiye’nin çocuk gelinleri” başlıklı yazısını okudum, buruldum. Ardından 24 yaşında bir genç kızın apartman aralığında bulunan cesedi ile ilgili habere ilişti gözüm, onu da okudum ve iyiden iyiye kötü oldum. Onüç-ondört yaşında evlendirilip çocuk sahibi olan çocuk gelinler, üniversiteyi bitirip iş ve kariyer yaşamına adım atacak henüz evlenmemiş bir genç kadın. Arada uçurumlar… Sonuç???

Dünya ikincisiymişiz Pakistan’dan sonra… Nede? Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 43, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

24 Eylül, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Değer Altunay

Foto:Değer Altunay

Yazdım, yazamadım, yazacaktım, olamadı demek yok. Bu yola çıkışımda amacım, içimden geçenleri neredeyse olduğu gibi aktarmaktı. Neredeyse deyişim, az biraz sansür uygulamaktı. Kırılan kol yen içinde kalacaktı. Bazı kez aştım gittim. Bazı kez içimde katıldı kaldı. Torunlarım okuyacak dedim, azıcık ucundan süper babaanne de oldum. Uçuk da gelse onlara, bildiğimi yazacağım… Yine, yeni, yeniden. Ne yapayım, ben böyleyim. ;)

Bugün Kadıköy’e gittim, geç bir zamandı bana göre… Hani karanlığa kalma durumları oluşabilecek, akşam ezanı okunduğunda sokakta olabileceğim bir zaman. Evdeyken ablam uğradı. Havanın sıcak ve bunaltıcı olduğunu söyledi. İnce giyinmeliymişim… Ben de büyük sözüne uydum. Güneşli günlerde bile ya yağarsa diye yanımda taşıdığım şemsiye, ya serinlik çıkarsa diye aldığım şalım v.b. tek tek evde bırakıldı. Topuklu (olmazsa olmaz), açık ayakkabılarım ve bermuda üzerine tek bluzla yola çıktım. Gerçekten bunaltıcı bir hava. İçimden “böyle havaların arkasından yağmur gelir düşüncesini geçirmemeliyim” demekteyim.

İşlerim bitmek üzereyken hava karardı ama bu Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 38, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

15 Eylül, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Değer Altunay

Foto:Değer Altunay

Eylül ayının ortalarına geldik ve bende hiçbir hareket yok… Kışın hele bir toparlanayım diyerek kendime “yapılacak işler” listesi hazırladım durdumdu. Bahar mevsimi artık iyiden iyiye es geçer oldu ve birden yaz sıcaklarında buluverdik kendimizi. Bu kez de sıcaklardan kıpırdanamaz oldu. Şimdi “ikinci bahar” geldi. O şarkılardaki değil, keşke olsa da bu dediğim “güz” mevsimi, sonbahar… Doğduğum mevsim… Kaçıncı yaşıma kaç gün kaldı? Ne olacak doğum günüm diyeceğim de? Güz çocuğu işte! Bırakalım kendi içinde dolanıp dursun… Dönüyorum ben yaşadıklarıma…

Üsküdar’a gitmek üzere yola koyuldum. Araçta yan binamızdaki görevlinin eşi de vardı. Söyleşirken, eskiden dikiş ve resim kursuna biraz gittiğinden dem vurdu. Modelist, stilist olmak istermiş ama gidememiş. “Odaya kapanır resim çizerim ben.” diyor. Kızı “Anne neden kapıyı açmıyorsun?” bile dermiş. “Kadıköy’de bir ressam var.” diyor çizdiği sokağı tanımlayarak “Bir gün eşimle ona rica edip çizdim, iki dakikada. Bana ’sen stilist ol’ dedi” diye sürdürüyor anlatımını. “Elbise tasarlamayı seviyorum. Ben de kursa gideyim bari bu yıl.” belirlediği amaç oluyor konuşmamızın sonunda. Çok mutlu oldum onunla bu söyleşiyi yaptığım için. Onu gönülden desteklediğimi, bir an önce kursa kaydolmasını ve meslek edinmesini ısrarla öğütledim.

İsmek’te kurs kayıtları eylül ayının ilk iş günü başlıyor ve başvuru çokluğuyla birden doluveriyor. O bir heves koşup gelenlerin çoğu Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 55, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

10 Eylül, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Rüzgar Kaan Foto:Fatma Çetin

Rüzgar Kaan Foto:Fatma Çetin

Bir bayrama daha eriştik. Bayramınız kutlu olsun ve daha birçoklarını kutlayalım dilerim.

Günlerin çabuk geçtiği, nasıl geçtiğinin anlaşılamadığı ve hatta yılların bile ayrımına varamadan geçtiğinden dem vurulur. “Geçip gitmek” ana tema ve gerçekten hakkını vermekte…

Rüzgar Kaan doğduğundan bugüne dek de aynı şekilde koşturmuş günler… Ve o 31 temmuzda doğdu gelmişiz 10 eylüle, bir ağustos ayını daha bitirmişiz. Rüzgar Kaan, ilk adı gibi esmekte şimdiden… Erkenden aramıza katıldı ve sonradan heyecanla beklemesin diye sünnetini bile oldu 1 eylülde. “Ona kız bakacağız artık”diyorum, espri olarak. Dilerim anneciği de benim yaşadıklarımı yaşasın, tatsın. Bir şekilde merkez olabiliyor, bu sevgili. Ben “hayatın gerçek tadı” diyorum. Mis kokulu bir melek Rüzgar Kaan.

Selimpaşa’ya da geldi, sevgili. Gazinoya Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 46, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

31 Ağustos, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Salvador Dali

Salvador Dali

Dolup taşan duyguların tümü yazıya aktarılamıyormuş. Sansür de neymiş, yaz gitsin olamıyor ne yazık ki… Nasıl yaşamımızda “ayar” yapıyorsak çoğu davranışlarımıza, yazıya geçirdiklerimizde ket vurularak aktarılabiliyor. Sorumluluk, yen içinde kalan kırık kollar ya da adı her neyse…

Bugün televizyonda Elvis Presley’in biyografisine takıldım bir süre. Ardından beğeniyle izlediğim aktörlerden Jack Nicholson’un siyah beyaz bir filmini izledim taa 1920li yılları anlatan ve bir de oynayanların kim olduğunu bilemediğim yine siyah beyaz çekilmiş bir Fransız filmi. Öylece oturup, zihnimi boşaltmaya çabaladım. Yaşamın getirisi dediklerimizin, aslında götürmekte olduklarının bilincinde…

Yalan söylemeyi hiç yeğlemedim. Duyduğumda eklenen bahanelerle, içimden “hayır olmamalı” diyorsam içten içe duyduğum üzüntü eşliğinde, bir maske ardında kaldığım sessizliğimle… Asla benimsediğim anlamında değil ama “ayar” denilen biçimde, yazdığım bir köşede kalıyor çiziğiyle.

Hayat çoğu kimseye sunmuyor olanca cömertliğiyle yaşanabilirliği. Elvis Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 75, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

23 Ağustos, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Değer Altunay

Foto:Değer Altunay

Bunaltan sıcakların ardından gelen serinlikle ilgisiz bir soğuma bu, “yaşamaktan” sözcüğünün anlatım vurgusuyla. Yazamaz oldum artık, her gün. Yazsam sürekli şikayet ve olumsuzlukları kapsayacak, bunalımlı ve depresyonda takılacağım adeta. Şöyle diyorum güzellikler olsun biraz… Gazete okurken, haber dinlerken yüzümüzde gülümseme oluşturabilecek… Öyle çook çok gülmek de değil… Gülümsemelere bile razıyız, az da olsa yetecek denli ama “yok”.

Bugün televizyonda Pakistan’dan bir görüntü, helikopter havadan yiyecek atıyor. Aşağıda çamurun kuruduğu birikinti üzerine, üzerleri bezlerle örtülmüş derme çatma çadırlar. Helikopterin rüzgarı tozları havaya savuruyor, örtüler uçuşuyor, insanlar koşturuyor. Yiyecek torbaları kiminin önüne ya da yakınına düşüyor. Şansa ne gelirse. Koşturup bir şey alamayanlar da oradan oraya seğirtip duruyor.

Geçenlerde gazetede bir haber okudum, etkileyici. Dört çocuğu olan bir aile. Baba el arabasında bir şeyler satarak geçimini sağlıyor ailenin. Oruç tutan baba, akşam eve gelince karısından “pişirecek bir şey bulamadığı için” evde yemeği olmadığını öğreniyor. Çocuklarını sevip, okşayıp yan bölüme geçiyor ve ses gelmiyor uzun süre. Artık ondan hiç Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 50, bugün ise 0 kez görüntülenmiş