
Foto:Değer Altunay
Yine bir bayram, neşe doluyor MU insan?
Yazıya başlangıçtan, nasıl gelişip de sonunun nereye varacağı belli gibi Mİ?
“Sürpriz”in anlamı TDK’da a.”şaşırtı” diye açıklanıyor. Verilen örnek cümle ise “Kocam bugün gazeteci arkadaşlarına bir sürpriz parti vermek istiyor.”. O meslekte bir yakînim yok. Demek ki şaşırtı yapıp kimseyi güleç yüzlü yapamayacağım. Kısmet!!!
Göksel yengem aradı bugün. Epeyce konuştuk. Dayımın bir terör saldırısında şehit olması 20 Kasım, babamı yitirişimiz 25 Kasım. Dayımı kurban bayramından önce, babamıysa bayramın ilk günü akşamüstü yitirdik. Beş gün arayla. Babamı neredeyse sürekli anıyorum, yaşamımda önemli etken. Blog yazmaya başlayınca, dayıcığım için “Nereden başlasam…Teröre lanet!!!” başlıklı bir yazı da yazmıştım, o da aralarla girer yazılarıma…
2 Ekim 2006 tarihinde dayımın adını Şehir Tiyatroları’nın birine verdiler. Üstelik belli dönemlerde bizimle yaşadığı çocukluk, gençlik yıllarının geçtiği Üsküdar’da… Kadere bak, kadere bak!!!
İnternette eskilerde gezindim ve buldum. Şöyle ki…
Kerem Yılmazer sahnesi törenle açıldı
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları’nın Üsküdar’da Kerem Yılmazer Sahnesi, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 48, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Değer Altunay
Ortaokul vardı bizim zamanımızda… İki ablam babamın tutucu davranması nedeniyle hemen yakınımızdaki “Mithat Paşa Kız Enstitüsü”ne gidebilmişlerdi. Oysa ikisi de daha yüksek okullara gidebilecek ve okuyabilecek kapasitedeydiler. Benim bir büyüğüm ise komşumuzun kızının bir yıl önce Üsküdar Kız Lisesi’ne gitmesiyle, yine komşuların araya girmeleriyle razı edilen babamın izniyle liseye başlamıştı.
Ben inatçı bir çocuktum. Yine öyle miyim? Hayat bazı kez pes ettirebiliyor. Şöyle de denebilir ki törpüleyerek, bir ön eleme yapıyor ve sürdürülmesine karar vermeyi, artık seçiyorsunuz. Boşa kürek çekmemek, boşuna yıpranmamak amaçlı…
Bu küçük inatçı kızın, Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 65, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Mustafa Kemal Atatürk
SARI SAÇLI, MAVİ GÖZLÜ DEV… ULU ÖNDER… SEVGİ VE SAYGIYLA ANIYORUZ…
İnsanlar unutmak üzere programlanmıştır. Oysa tarih tekerrürden ibarettir. Öyleyse bir göz atalım. Kim ne demiş, ne yanıt almış? O günün gazetelerinde yazılanlardan birkaç örnek… Ve iki şiiri…
Yazmıştık, sık sık yineleyelim… Ata’mızı unutmak olası değil; yazılanların belleklerde unutulmuş, eksik ve yanlış yer edinmesine karşın…
‘Atatürk’ün 1932 yılında toplanan İ. Türk Tarih Kongresi’nin sonunda Marmara Köşkü”nde verilen çay’da, öğretmenlerden birinin “Paşam! Birçok Avrupalı muharrirler yazdıklarında, eserlerinde sizi diktatör diye nitelendiriyorlar. Buna ne buyurursunuz?” sorusuna verdiği cevaptır:
-Ben diktatör değilim ve heveslisi de olmadım. Benim diktatör olmadığıma şuradan karar veriniz, ben diktatör olsaydım siz bana bu soruyu soramazdınız!
1932 (Kılıç Ali, Atatürk’ün hususiyetleri, 1955, s.116)‘
Türk yurdunun yapıcısı, Türk güç ve büyüklüğünün yaratıcısı, büyük Atatürk’ün ölümüyle Türk Ulusu’nun duyduğu acıya Suriyeliler bütün yürekleriyle katılırlar.
Kardeş ulusun uğradığı bu acı karşısında bizim en büyük avuntumuz, büyük dâhinin çizdiği yolu izlemektir Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 42, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Değer Altunay
Yazımın başlığı “Küçük mutluluklar”… Evet! Küçük şeylerden mutlu olmalı, küçük mutlulukları oldurmalıyız yaşamımızda… Ki yaşanılası kılabilmeliyiz günlerimizi.
“Mutlu ya da mutsuz olmak” başlıklı yazımı yazdığımda iki “ânında tepki” aldım. Bir can taa uzaklardan okur okumaz telefona sarılmış “Yaşşşa sen. Diyemediklerimi dile getirmişsin. Başına ve sonuna içtenlikle katılıyorum. Oh! Eline sağlık.” diyordu. Bir cansa ” Hemen bakış açını değiştir. Yazdıklarını okudukça içim kararıyor. Çık şu olumsuz düşüncelerinden. Ne bu böyle?” diyordu.
İki değişik bakış açısı ve yazımın başlığına yakışır “küçük mutlulukları yakalayabilme sanatı”. Sanata mı dönüştü mutlulukları yakalayabilmek? İçimden geçen bu oldu yazarken, durdurmadım düşünce akışımı.
Neredeyse günce gibi yazarak paylaştıklarım, doğal olarak anlık geçişlerimle bir bütün oluşturuyor. İlk telefonla arayan canın yakaladığı gibiydi o yazım. Kırgın, vurgun bir durumda geçmiş klavyenin başına ve çok kısa sürede yazarak içimi dökmüş, kapatıp sokağa çıkmıştım. Sonrasında açık hava, güneş, söyleşerek rahatlama, çiçek böcek Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 49, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Süperbabaanne ve torunu ;))
Yıllar, geçtiğinden habersiz olup da şarkılara konu olmuş… Yıllar, bir türlü geçip bitemeyen günlere dayanmış… Aslında yaşananlarla ilişkilenen, bütünleşen… Anlarda yaşananlarla duyumsanıp, söze ya da yazıya dökülen…
Benim minik oğluşumun doğum günü bugün. Hangi minik oğluşum??? O bir baba olmuş, tazesinden… Üç aylık minik oğluşuyla… Evi ayrı, aile kurmuş yine de neden ben onun işten döndüğünden, iyi olduğundan haber aldığımda derin bir “Oh!” çekmekteyim? Neden işe giderken yolu uzun nasıl gidecek, yağmura mı yakalanacak diye gökyüzünü araştırır dururum?
Evet! Ben böyleyim. Sanırım tüm anneler benim duyumsadığımı yaşamakta… Kimi içinde saklayarak ve kimi de çocuklarından “Öf! Anneeee biz büyüdük.” yakınmasını duymalarına karşın, belirterek. Hele bir de onların çocukları oldu mu, seyreyleyin. Aile büyüdükçe ‘endişelenilecekler’ listesi artmakta. Söylenmesi nasıl zorlu bir sözcükse, duyumsanması da bir o kadar zorlu. Benim listelerim ünlüdür… Yapılacak işler-ödevler, okunacak kitaplar, satın alınacaklar, ev ve giysilerden eksiltilecekler… gibi. Onlarla mutlu Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 76, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
"Çığlık" Edvard Munch
Mutlu ya da mutsuz olmak bizim elimizdeymiş… Benim de sürekli yinelediğim “bardağın dolu tarafından” bakabilmeliymişiz… Hayatta herşeyin bir çözümü varmış, yalnız ölüme çare bulunmazmış… Çözümleyemediğimiz şeyleri kabullenmeyi öğrenmeliymişiz… Olmadı ilaçlar almalı, terapi yapmalıymışız… Eğer yoksa psikiatrik bir sorunun; birilerine katlanabilmek için, kendini sersemletmenin başlangıcı… Bana göre. Ama reikiler, yogalar ve daha bir dolu öğretiler… Bunlara rahatlama amaçlı olarak bakabiliyorum.
Birileri bildiğini okuyor, dilediğince ya da hayatı kendi bakış açılarından yaşıyorlar diye, kalan sağlar bu yöntemlerle uyumu sağlayabildiğini düşünmek, öyle oluyor sanmak gafletinde bulunarak verdikçe veriyorlar benliklerinden. İçlerinde kaskatı bir durumda, beklentilerini öldürüp katlanıyorlar… Sabır, yazgı, Allah büyük ki sonunda sabrın, selâmetine ereceğim diyerek. Aslında bu çaresizliğin vardığı nokta… Bir tür kendini oyalama taktiği.
Biliyor ki yaşayan, mucize gerektir ve mucizeler çok ender oluşur… O da masallarda.
Film izleriz, sonu mutlu bitsin isteriz. Öyle bitmediğinde de ‘final beklediğim gibi değildi’ deriz… Ya da beter olur, mutsuzluğun dibine vururuz. Kitap okuruz, yine aynı hüsran oluşur, beklentimiz dışında olduğunda. Bazı kez yeni bir son oluşturabiliriz, aklımızın erdiğince. Beklentimiz hep herşeyin yolunda gitmesidir. Oysa… Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 53, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

...
Temeli büyük Türk milletinin ve onun kahraman evlâtlarından mürekkep büyük ordumuzun vicdanında akıl ve şuurunda kurulmuş olan Cumhuriyetimizin ve milletin ruhundan mülhem prensiplerimizin bir vücudun ortadan kaldırılması ile bozulabileceği fikrinde bulunanlar, çok zayıf dimağlı bedbahtlardır. Bu gibi bedbahtların, Cumhuriyetin adalet ve kudret pençesinde lâyık oldukları muameleye maruz kalmaktan başka nasipleri olmaz. Benim naçiz vücudum birgün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşıyacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan prensiplerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeğe devam edecektir. 1926 (Atatürk)
ATATÜRK İLKELERİ
MİLLİYETÇİLİK
DEVLETÇİLİK
HALKÇILIK
LAİKLİK
CUMHURİYETÇİLİK
DEVRİMCİLİK
Mustafa Kemal Atatürk Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 37, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Değer Altunay
Dün içim daralmış bir durumda “Gel-gitler olur bazı kez” başlıklı bir yazı yazdım. Yazdığım sürece bir oturdum, bir kalktım. Yok güneş bulutların arkasına saklanmış da ışığını yeterince yansıtamıyormuş, yok kış balkonuma çıkmışım yapraklar sararıp dökülmüşmüş, otopark tarafına baktığımda güllerin yapraklarını yağmur yerlere saçmışmış gibi bunaltı takılıp durdum. Ruh durumuma göre bir de resim ekledim. “Yayımla” tuşuna bastım. İçimin daraltısı geçmedi, rahatlayacağım ya internette gazete okumaya başladım…
Kuşkusuz çözümleyemediğimiz, o an içinden çıkılmaz bir durumla karşılaştığımızda bu durumlara gelebiliyoruz. Bazı kez yaşamdan vazgeçme durumları bile düşünülebiliyor. Bir kez durup düşünsek, hani o hep örnek verilen “bardağın dolu tarafından bakabilme”yi bir aklımıza getirebilsek… Kendimizi ne denli boş yere üzdüğümüzü anlayabileceğiz. Düşünemiyor ne yazık ki insan kimi kez.
Yılmaz Özdil Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde “HSYK filan” başlıklı bir yazı yazmış, emeklerine sağlık. Okudukça aklımın işleyişi gereği konuyu görselleştirdim ve gittikçe derinlere gittim… “Birileri bir yerlerde bir şeyler Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 54, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto.Fatma çetin
Tezhib ve mutlu evlilik arasında bir bağlantı var mıdır? Olsa olsa sabır nedeniyle ilişkilendirilebilir. Yazı başlığımın böyle olması tümüyle rastlantısal… Bugün yaşadıklarımdan yola çıktım…
Tezhib kursum vardı bugün. Sınıf kalabalık ve henüz düzene giremedi. Biraz geç gitmeyi yeğledim. Kahvaltı edeceğim, mutfakta dolanırken televizyonu da açtım. Kanal D’de “Doktorlar” programı çıktı karşıma. Ekranda iki sunucu belirdi. Aralarında bir dolu yastık, ayakta kollarını kavuşturmuşlar ve bir o yana bir bu yana salınıyorlar. Doğan Cüceloğlu geldi yanlarına ve bir yastık daha koydu aralarına. Daha bir uzaklaştılar birbirlerinden, iki partner. Sonra bir yastık daha ve artık elleri kolları birbirine değmiyor, tek çabaları yastıkları düşürmeden tutabilmek oldu.
Çayımı koydum, gözüm ekranda… Orada neler oluyor?
İki partner evli bir çifti canlandırıyorlar ve yastıklar da “sorunlar” oluyor. Sorunlar arttıkça, çiftler birbirlerinden uzaklaşıyor. Sonunda artık birbirlerini değil anlamak, dokunamıyorlar bile. Doğan Cüceloğlu’nun birçok kitabı vardır bende ve okurum. Tekil olarak okumak, anlamak neyi sağlayacaksa?
Evliliği yapılan bir dansa benzetiyor Doğan Cüceloğlu. Ne güzel bir betimleme. Şöyle romantik, Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 191, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

Foto:Değer Altunay
Yazıma başlamadan önce “yönet” butonuna bastım… “Taslaklar”ıma bir göz atmak için. Bazı kez yazıya başlar, “Bırak artık hüznü, kederi.” derim ben… Ve yazdığımı taslakta bırakır, başka yazıya geçerim. Bu kez taslakta, başlık altındaki yazımı okuyunca “Gel buna devam et.” dedim kendime… O moddan kurtulamamışım. Hatta son yazımda ilkokul duygulanımlarıma değinmemiş, “kurs” diyecekken dökülüvermişim.
Şimdi hiç dokunmadan taslağı geçeceğim buraya, yinelenenler olsa bile… Ve sürdüreceğim yazmayı. Öyle istedi içim… Dışarda yağmur var, Deniz Seki’nin “Acele” şarkısının sözleri gibi… Ve orada bulutla, rüzgar arkadaş olmuş… Bütünleşmiş… Her kula nasip olamıyor bu durum…
Şöyle başlamışım taslağımda;
Baharın ikincisi, güz geldi. Yine bana hüsran, yine bana hasret düştü. Yağmur yağınca çöken hüzünlerin getirisi… Bu mevsimde doğmak mı gerekirdi ve de bütünleşmek? Sıyrılma çabaları, gel gitlerden… Güneşin bulutların arasından bir görünüp bir yitmesiyle değişen ruh durumlarına eşdeğer…
Rahmetli Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 182, bugün ise 2 kez görüntülenmiş
