8 Nisan, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde ilkokula giden bir erkek çocuğu varmış. Bir gün okuldan geldiğinde, annesine öğretmenin sınıfa satılık uçurtmalar getirdiğini ve almak istediğini söylemiş. Eğer alırlarsa, tatil gününde herkes babasıyla birlikte belirtilen yere gidecek ve uçurtmalarını yarıştıracaklarmış. Anne çocuğunun hevesine ortak olup onaylayarak uçurtmayı almış. Ancak baba oğluyla o uçurtmayı uçurmaya hiç zaman bulamamış. Yine de bir umutla dolabın üzerinde saklanan uçurtmayı, çocuğun annesinden ara ara isteyerek özlemle bakmasına, annenin içi dayanamazmış. Gel zaman git zaman durduğu yerde rengi solan uçurtma, bir gün hepten yok olmuş.

Mehmet Naci Aköz Foto:Fatma Çetin

Mehmet Naci Aköz Foto:Fatma Çetin

“Uçurtmayı Vurmasınlar” filmini izlediğimde de konu apayrı olmasına karşın bu öyküye kaymıştı sürekli aklım. Uçurtmanın gökyüzünde pervasızca salınımını, özgürlük duygusuyla eşdeğer olmasına dek vardırırım düşüncelerimde. Kuşların dilediğince uçabilmesi, göçleri bile hoş duygulara sürekler beni. Uçurtma gördüm mü gökyüzünde, her neredeysem ve ne yapıyorsam bir süreliğine erteleyerek o eşsiz görünümü izlerim.

Çocukken tek uçurtmam, ucuna iplik bağlanmış bir gazete parçasıydı. Evimizin birkaç basamakla çıkılan kapısında havaya kaldırır, rüzgar yaptığımı düşünerek koşardım. Uyduruk uçurtmam bir süre sonra yere düşüp sürüklenmeye başlardı. Yılmaz yine ve yine dener, kendimce yöntemler Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 288, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

27 Mart, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Merhaba. Ben “Biranne.com”un yazanı Fatma Çetin. Beni tanıdın mı sevgili blogum?

Şaka bir yana, hani canlı olsa kendimi nasıl af ettireceğimi bilemeyeceğim. 16 Şubat niree, 27 Mart nire… Yazılarımın araları açılıyordu tamam ama hiç bu denli yazmamazlık etmemiştim. Evet! Gerçek nedenlerim var olsa da… Sorry.

Unutulmak acıdır. Ne şarkılar şiirler yazılmış, ne göz yaşları akıtılmıştır, unutulmak uğruna. İki ayrı şarkı sözünün ilk kıtalarından alıntılar;

Selahattin Özdemir – Unutuldum
Esti ayrılığın yeli,viran oldu gönül yuvam
Deli olacağım deli unutuldum unutuldum,
Ateşlerde yakılsaydım zincirlere sarılsaydım
Ah demezdim vurulsaydım unutuldum unutuldum
……

Sezen Aksu - Ne Kavgam Bitti Ne Sevdam
Unutuldum, unutuldum
Kurutulmuş güller gibi
Yosun tutmuş duvarlara
Yazılmış günler gibi
……

Ben seni unutmadım sevgili blogum. Şimdi “Boş verme” yazımı paylaşalım seninle. Biliyorum yazmamam da bir boş vermişlik gibi gelecek sana… Nedenlerimi gün gelir paylaşırım… hazır duyumsadığımda…

Bahar göz kırpıyor artık. Güneş açacak, etrafa neşe saçacak… Depresif kış günleri gerilerde kalacak. Yazarken bekliyorum ki içimde bir kıpırdanma olsun. Şu an yok. Oysa öğlen güneş ışığında sevinçliydim ben. Dün Kadıköy’de dolanırken de güneşle bütünleşmek üzere Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 117, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

16 Şubat, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto: A. Halim Kulaksız

Foto: A. Halim Kulaksız

Ocak ayında zorunlu ve kısa süreli bir Taksim’e uğrayışım oldu. Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’nin önünden geçerken “Siluetler şehri İstanbul” yazısına gözüm ilişince, bir İstanbul âşıklısı olarak, büyülenmiş gibi içeriye girdim.

Serginin adı “Siluetler”… Ve bir fotoğraf sergisi. Böylece hem kendi fotoğrafı ve özgeçmişi ile Sayın A. Halim Kulaksız’ı tanımış ve hem de o muhteşem üç boyutlu çekimleriyle canım İstanbul’umun gözlerimin önüde canlanışına bir kez daha tanık olmuş oldum.

Hemen yazmalı, paylaşmalıydım. Ancak dünyadan uzaklaşma süreçleri ket vurdu, biliyorum. Oysa hiçbir şey emeksiz olmuyor. Şu benim kendi halinde blogumun bile ilgiye gereksinimi var. Her gün olmasa da gün aşırı ya da üç gün aralıklarla yazardım ben. Bazı kez anlamsız gelebiliyor her şey. Boşa kürek çekmek gibi olumsuz düşüncelerden kurtulmanın yolu, yine kişinin kendi çabasıyla toparlanılacak bir durum. İnsanlar kalabalıklar içinde bile yalnız duyumsayabilir. Hani hep dillerdedir “kendimle barışığım” söylemi. Dünyayla barış, kendinle barış, kiminle Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 253, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

14 Şubat, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Alihan Çetin

Foto: A. Halim Kulaksız

Güzel bir rastlantı… İki kutlamanın aynı güne denk gelmesi… Mevlit Kandilimiz ve sevgililer günümüz kutlu olsun.

TDK’da sevgili:
1. Sevgi ve bağlılık duyulan: “Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol / Ey hak, yaşa; ey sevgili millet, yaşa var ol” -T. Fikret.
2.  Sevilen ve âşık olunan kimse, yavuklu, dost, yâr, canan: “Onun mezarında hayatının ilk ve son sevgilisinin mezarında ilk ve son defa ağladı.” -N. Hikmet.
olarak açıklanmış. Dileyen dilediğince kullanabilir bu güzel sözcüğü. Varlığı ayrı mutluluk ve içtenlikle kullanıldıkça katlanan.

Kur’an-ı Kerim’inizi okuyun, ibadetinizi yapın ve sevgilinize sarılmayı da unutmayın. Ahiret ve dünya işlerinin iç içe olduğu bir sınanma.

Müslüman bir ülkede doğup, bu ibadetlerimizi yapabilmemiz ne güzel… Ve  dilerim herkesin duygularını anlatıp, sarılabileceği bir kişiye sahip olması da ne güzel.

Aslında “sevgi” sözcüğü muhteşem… Her ne için duyumsanabiliyorsa. Hâlâ içimizde bu güzel duyguyu barındırabiliyor, dillendirebiliyorsak.

NTV de Klinik Psikolog Eda Erduman Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 88, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

12 Şubat, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Salvador Dali

Salvador Dali

“Eğer varsan, nefes alırsın. Nefes alırsan, konuşursun. Konuşursan, sorarsın. Sorarsan, düşünürsün. Düşünürsen, araştırırsın. Araştırırsan, tecrübe edersin. Tecrübe edersen, öğrenirsin. Öğrenirsen, büyürsün. Büyürsen, arzularsın. Arzularsan, bulursun… Ve eğer bulursan, şüphe edersin. Şüphe edersen, sorgularsın. Sorgularsan, anlarsın. Eğer anlarsan, biliyorsun. Biliyorsan daha çok bilmek istersin. Eğer daha fazla bilmek istersen, yaşıyorsun.”. Natgeotv’nin sloganı döner durur.

Bilgisayar başına oturmaya, elimin yazmaya gitmediği günler geçirmekteyim. Yeni yılla gelen yitimler, düşüncelerde dibe vurdurdu mu? Evet! Sorgulamamı artırdı mı? Bunun yanıtı da… Evet! İşte bu anlarda nefes alıyorsam yaşadığımı ve öğrenmeyi sürdürmemi öğütlüyorum kendime. Yoksa “Ne anlamı var?” sorusu, ön saflara geçme çabalarında. “Git!” demek gerek, bu soruya.

Yeni doğumlarla şenlendi evlerimiz. Yeğen ve çocuklarımızın çocukları geldi dünyaya. Sevindik, ağzımız kulaklarımızda Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 210, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

28 Ocak, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Eveeet!!! Üçle başlayan çift rakamlı hanelerin azizliğine kurban olanım… Üzmeyesin kendini. Otuziki miymiş bitenin? Daha onlarcasına, gönlünden geçen tümlerin gerçekleşmesine, sağlık ve ağız tadıyla… Alihan oğlum doğum günün kutlu olsun.

Bir günde iki yazı olur mu? Olacak ve bu yazı da saat 02.15 e yetişecek ki onun doğum saatinden önce konulmuş olacak. Huh! Sorumluluk… ;)

Şimdi biraz ajitasyon mu yapsaaam??? Siz doğduktan sonra bir baktım otuziki yaşına gelmişim geyiklerine mi başlasam yine? Onlar geldi geçti ve geldik şeker torun günlerine, diyerek geçiş yapayım ben.

Bir soğuk, bir ılıman havadan mı yoksa virüsün acımasızca gelip yerleşmesinden midir bilemem kötü hastalandık. Bu kez ben ve Alihan. Bir günü ilaçlar ve vitamin yüklemesiyle geçirdim ki ertesi günü Rüzgar Kaan günümüz. Canişkom, annesi işe başlayınca pinpon topu gibi anneanne ve babaanne arasında gider gelir oldu. Bize haftada bir konuk oluyor, annesinin süt izni de var çünkü.

Paket gibi sarmalanıp geldiği için “paketim” gelecek diye bekleşiyorum. Araba koltuğuna sıkıca paketlenmiş gerçekten, bir tek gözleri açıkta geldi. İlk gelişlerinde bizi daha az görebildiği ve sürekli annesiyle olduğu için dudakları Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 93, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

27 Ocak, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Bloguma girdim… Bir de baktım ki ayın onaltısında takılı kalmışım. Günler nasıl da akıp gitmiş… Ve bu hızla akıp gitti dediğimiz günlere neler neler sığmış… Neler neler yaşanmış…

“Dört dörtlük bir evlilik var mı hiç? Olmaz öyle şey.”. Bugün televizyonu açtığımda, takılı olduğu kanal çıktı karşıma. Gülben Ergen’in programı varmış. Bir süreliğine de ben takıldım. “Kadına şiddete hayır” cümlesinin etrafında dönüp duruyorlardı, bir avukat hanımla. Ardından “Kıskançlık” dediler, daha da ne dediler bilmiyorum. İçim yeterince boğulmuştu, dinlediklerimden. Ben de yazmıştım geçenlerde. Dahasını uzatmayacağım. Ben, sen, o, biz, siz, onlar varsak, yaşıyorsak… bunların olmaması olanaksızmış. Eğitimmiş, medyanın, gazete ve dergilerin işlemesi gereken konuymuş, ailede başlarmış. İlle döverek şiddet olmazmış, sözle yapılan ve insan, kadın yerine koyulmayan davranışlarda bulunulması da şiddet ve tâcizmiş. Bu masal da burada bitmiş. Gökten üç… Gökten düşenler elma değil taşmış. Onlar da söz konusu olacak kadın her kimse başında paralanmış.

Acımasız mı? Hep düşük modda seyredip, iç mi karartıyorum? Güzel şeyler oluyor da ben mi yazmıyorum?

Haber bile seyredemez olduğumu itiraf edebilirim. Sanki gazetelerin üçüncü sayfası mübarekler. Ha gayret gülümsetecek bir haber, de bekle… Çoğu kez konuşmalarda seviye ara… Eğitim ailede başlarmış, medyadan, gazete ve dergilerden sürdürülürmüş… Öyle mi? Sigarayı alkolü buğulandır, milletin birbirini vurduğu kırdığı dizileri baş tâcı et. Aman da ne güzel.

Bugün ablam ve annemle bir iki saatliğine beraber olduk. Biraz oradan buradan konuştuk ve konu geldi annemin Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 100, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

16 Ocak, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:değer Altunay

Foto:Değer Altunay

Farklı olmak nasıl bir olgudur? Ya insanların seni farklı olarak addetmesi? Arkadaş edinememek, insanların acıyarak ya da alaycı bakışlarına hedef olmak, bir bireyde nasıl duygular uyandırır?

Ayak bileğimi burktuğumda yürüme güçlüğü ile bir araca binmenin, yüksek kaldırıma çıkmanın zorluğunu o zamanlar diliminde anlamış, iyileşince unutmuştum. Gözümden ameliyat olduğumda, görememenin geçici durumunda ise görme duyusunun önemini, bel fıtığı olup yatmak durumunda kalınca da yürüyememenin nasıl bir duygu olduğunu düşünmüştüm. İyileşince unutmak üzere programlanmışız. Oysa sürekli yaşayanların çektikleri güçlükleri hiç unutmamalıyız ki bu durumlar bizlerin yalnızca görsel olarak algıladıklarımız.

Bize yalnızca tuhaf gelse de içsel öteki yaşananları kaçımız ayrımsamakta, görebilmekteyiz? Ruhsal hastalıklar denilince aklımıza hemen gelen akıl hastalıkları ve onları ânında damgalamamıza ne demeli? İtmeli, yanlarına bile yaklaşmamalıyız. Bu aileler, çocuklar, toplumdan uzak bir yerde toplanmalı ve moralimizi bozmamalı. Oysa o çocuklar bilinçsiz bile olsa, aileler işin fazlasıyla bilincindedirler ve içleri kan ağlamaktadır. Ellerinden hiçbir şey gelemez. Üstelik başkaları ne diyecek düşüncesiyle, ellerinden geldiğince saklama gereksinimi içindedirler. Onları anlamaya neden çaba gösterilsin ki hayatta yapılacak, kazanılacak ve üstüne eğlenilecek bunca şey varken…

Yıllar önce İstanbul Üniversitesi Çapa Hastanesi’ne, yengemin yanına gitmiştim. Dolaşırken bir kapı açıldı ve birbirine benzer yirmiye yakın çocuk çıktı içeriden. Şaşkın şaşkın bakarak “bu kadar benzer, aynı yaşta kardeş” diye düşünmeye başladım. İkiz, üçüz, dördüz,.., yirmiz Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 114, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

8 Ocak, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Değer Altunay

Foto:Değer Altunay

Bir sevgili dosttan, yaşlılıkla ilgili güzel öğütler veren ileti almıştım geçtiğimiz günlerde. İlginç bir şekilde tam da zamanında gelmişti. Okudum ama ne yazık ki maddeleri uygulamak hiç de kolay olamıyor. Gamlı baykuş olmayı kimse istemez ama “yaşam gerçeği” dayatıyor ve ister istemez kapılıyorsunuz akıntısına… Atana dek üzerine ara ara uçup da korları yeniden ortaya çıkaran külleri, olması istenilmeyene dönüşebiliyorsunuz. Unutmak olmasa ya da “çaresizliğin katlanılabilirlik için yapılan eylemi” dediğim “geriye at” komutu, zorlanılacağı düşüncesine varıyorum.

Bazı kez her şey boş gelebiliyor… Vedalar acı… Hani şarkılarda denilen “ölüm var, ayrılık yok” çok bencilce bir düşünüş biçimi, “ya benim, ya toprağın olacaksın” söylemiyle eşdeğer.

“Yaşlılar için felsefe” diyor bu güzel iletide ve maddelerle öğüt veren 102 yaşındaki Geoerge Carlin gülümseyen yüzüyle beliriyor bir köşede… Parantez içinde “sevimli bir ihtiyarcık” betimlemesiyle. Türkçe’ye çeviren Onur Ayangil yazısı bilgilendirmesi ile Ernesto Cortazar’ın “Eternal Love Affair”  müziği eşliğinde yazılar dökülmeye başlıyor, muhteşem manzara fotoğraflarının üzerine…

Geoerge Carlin, ihtiyar olmaktan yalnızca çocukken hoşlanıldığına, mutlulukla eklenen “buçuklu yaşlar”a Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 83, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

5 Ocak, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Evet! Çocukluğumda, gençliğimde tuttuğum günceyle paylaşmak istediğimde böyle başlardım ben yazıya… Bugün de aynısından diyerek başlayacağım… “Sevgili güncem”.

Canım hiçbir şey yapmak istemiyor bugün yine… Dün olduğum gibi. Ancak yaşamak için gerekli olanların ilklerinden “doymak” eylemi için hazırlık yapmam gerek. Benim işim doyurmaktan geçiyor bu durumda. Televizyona sırtım dönük çalışıyorum, “Büyük Göçler”i anlatıyor Tarkan Natgeotv’de. “Henüz aç olan yavrularını terkedip gidiyorlar, göç yoluna” demekte, çoğu  insanın aksine. Kimselere kıyamayız biz. Oysa güçlüler ayakta kalırlar oralarda. Göç, güç… Gidip geliyorum iki sözcüğün arasında…

Biri göç etti, öteki makinaya bağlı beklemekte büyük göçü… Arkadaşlar… Yaşları benden az büyük, büyük… Ne farkeder??? “Her canlı ölümü tadacaktır.”. Yeni yılın ilk günü yeşil üzerinde yazan bu cümleye bakıyordum, aklımda gel gitlerle…

Dua ederken, beklenti içindeyken birine, birden gelişiveren Yazının devamını okuyun »

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 64, bugün ise 0 kez görüntülenmiş