
Foto:Değer Altunay
Yeni bir yıl başladı ve üçüncü gününe geldik bile. Zaman… Ne göreceli kavram… Kimi kez geçtiğinin ayrımına dahi varılmayan… Kimi kez geçmek bilmeyen… Mutlu oluruz, güler eğleniriz… Ayrılırken o ortamdan “Nasıl çabuk geçiverdi zaman, hiç anlamadık” deriz. Hastalık ve baş sağlığı dileklerine gidildiğinde ise kısa tutulur… Hastayı yormayalım, üzüntülerini depreştirmeyelim de görünmez bir kuraldır. Kim tarafından düşünülmüş… Belki de giden kişilerin kendilerini koruma güdüleriyle oluşturulmuş.
Evet! Hasta yorulmasın… Öyle ise ona uzak durarak, yormadan yanında olduğunu duyumsat ve sessizce otur, gereksinimlerini karşıla. Tamam yitimi olan kişi konuşmak, paylaşmak istemeyebilir… Öyle ise o istediğinde paylaşarak, duygusal iletişim kur ve dayanacağı bir omuz ol. Süreler kısa olmak durumunda olmayabilir, böylesi düşünüldüğünde…
Birine gönül verilip, âşık olunduğunda da durum Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 35, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Alihan Çetin
Yeni bir giysi, eşya aldığımızda nasıl da hevesle giymeyi, kullanmayı bekleriz. Beklemek bana ters gelir, doğrusu hemen kullanmaya başladığım gerçeğidir. Bugünün işini yarına bırakma gibi. Olur a! Bir terslik olur da giyemezsem, kullanamazsam diye.
Rahmetli babaanneciğim hemen her bayram ayakkabı alırdı bana. İlle de siyah rugan ayakkabı olacak, kenarında dore bir şerit ve de benzer süsü de olmazsa olmazı olurdu. O olmazsa kırmızı başlıklı kızın, kırmızı ayakkabılı versiyonuna dönüşürdü. Önce diktikleri elbiseye göz atardım. Ayakkabı seçimimde de tuttururdum ona yakın renkte olması için. İnatçı mıydım? (Burada dudak bükerek “bilmem” yaptığımı ayrımsadım. Kendini koruma içgüdüsü hazırlarda beklermiş.)
O elbise dikilip ayakkabım alınana dek, doğrultuma kilitlenirdim. Elbise askıya asılır, ayakkabı ise teki içine sokulmuş çorap ucu ile vitrinde durur gibi altına konurdu. Çevresinde dolanır durur, bayramın bir an önce gelmesini beklerdim. Amma da geçmek bilmezdi o gün. O gün diyorum, sanırım huyumu bellemiş ablalarım ve annem ki son gün o konuma getirirlerdi. Gece yatınca gözümü açar, kapar giysilerimin yerinde olup olmadığını kontrol ederdim.
Sabah ezanı benim için kalkış olur, “giyeceğim” diye bekleşirdim. O elbise ve ayakkabının ciciliği, sokağa ilk çıkışımda erkek çocuklarla tutuştuğum koşma yarışında son bulurdu. İlle de düşer, eve gelirdim. Öyle sessizce değil… Koşan ben, üstünü Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 32, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Alihan Çetin
Vatan Gazetesi kitap vereceğini duyurduğunda, o bitmek bilmez kupon toplama işine girişmiştim. Çünkü ucunda Mevlâna Celaleddin-i Rûmi’nin altı ciltlik eseri vardı. 2007 yılı basımı, Farsçadan çeviren Sayın Doç. Dr. Derya Örs ve Sayın Doç. Dr. Hicabi Kırlangıç. Öyle okunup geçilesi bir eser değil doğal olarak, yudum yudum ve sindirilerek okunacak ciltler ki anlamlarına varılıp geçerli kılınabilinsin. Altlarını çizdiğim satırlar bile diyemeyeceğim, neredeyse her satırın altı çizilerek örnek alınacak cümleler… Kenarlarına “dikkat, ünlem işareti ve çok güzel” belirttiklerimle dolu… Ve hatta yetmeyip sarı kalem boyayla üstüne çizdiklerimle de…
Mevlâna Celâleddin-i Rûmi’nin yaşam özeti verilirken “Büyük fikir ve gönül mimarlarının hayat hikayesini anlatmak, kolay üstesinden gelinebilecek bir iş değildir. Mevlâna ise bu fikir ve gönül mimarları arsında seçkin bir yere sahip olduğundan bu iş daha da güçleşmektedir… Okuyacağınız cümleler, bir hayatın ancak dışyüzü Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 52, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto.Fatma Çetin
Gündüzü seviyorum, gün ışığını… Ama gecenin sessizliğinin verdiği huzur da ayrı bir güzellik… Sanırım onu daha çok seviyorum…
Okul yıllarımı anımsadığımda; mutfakta koca bir bardak Türk kahvesi, TRT 3 hafif müzik kanalı açık pilli radyom, ders kitaplarım ve sarıldığım battaniyem geliyor gözlerimin önüne… Ve de gecenin sessizliği…
Çocuklarımı büyütürken yine en sevdiğim gün dilimi, onlar uyuduktan sonra kitaplarımı ve içeceğimi alıp, köşe lambasının altında koltuğa gömülüp kitap okuduğum anlar olurdu… Gecenin sessizliğinde…
Değişen bir durum yok… Gece ve ben bir bütün sürdürüyoruz, birlikteliğimizi… İşin ilginç yanı, çocuklarım da aynı konumda… Yoğun çalışma dönüşü eve, kaç olursa olsun saat, en az bir saat dinlenerek yattığını söylüyordu oğlum… Ve öteki de öyle…
Uykunun vücudu dinlendirdiği ve gerek olduğunu biliyorum, yine de fazlasını yaşamdan götürdüğü Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 32, bugün ise 0 kez görüntülenmiş
Foto:Milliyet Gazetesi
Milliyet Gazetesi’nde esmer güzeli bir kadın fotoğrafı ve bir haber manşeti…
“Erkek haremi tartışması”
DIŞ HABERLER SERVİSİ
güncellenme zamanı 20.12.2009
Gazeteci Nadine El Bedair, erkeklerin çok eşlilik hakkı varken kadınların böyle bir hakkının olmamasını sorguladı.
Mısır’da bir kadın gazeteci, “Kadınlara da çok eşlilik hakkı verilsin” mesajı veren bir makale yazınca ülkede kızılca kıyamet koptu. Din adamları bunun İslama aykırı olduğunu savunurken, bir milletvekili de gazeteciye dava açtı.
Mısır’ın “El Masri El Yavm” adlı gazetesinde Suudi Arabistanlı kadın gazeteci Nadine El Bedair imzasıyla yayımlanan bir makale, ortalığı karıştırdı. Din adamları ve politikacılar, İslamda erkekler için çok eşliliğe izin verilirken, bunun kadınlar için de neden bir hak olmadığını sorgulayan Nadine El Bedair’i topa tuttular. Hatta parlamentoda gazete ve gazeteci hakkında dava açılması için önerge verildi. Din adamları makalede verilen mesajın İslama aykırı ve kışkırtıcı olduğunu ileri sürdü.
Nadine El Bedair, El Masri El Yavm’da yayımlanan yazısında, erkekler için uygun görülen poligaminin her iki cins için de geçerli olmasını yani kadınlara da birden fazla erkekle Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 34, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

foto:Değer Altunay
Sabah kalktım, güneş saklanmış. Yalnızca “gündüz oldu” demekte. Hava yağmurlu ve soğuk. Bir dolu işim var yapılacak… Şimdiki gençlerin “ununu elemiş, eleğini asmış” gözüyle bakmalarına karşın. Biz o aşamaları geçtik. Yaşarsak eğer, önümüzde bizden ileri olanların ve belki de gençlerin bize bakış açısıyla baktıklarımızın yaşanmışlıklarına yol alacağız. Özetle döngülerdeyiz…
Çok işim var, işim çok ağır, benim senden de çok işim var, benim işim daha ağır, benim babam senin babanı döver… Bu çekişmelere ne gerek var? Herkesin bir kapasitesi var, yaptığı iş ve yaşadıklarını o güçle yapabilmekte. Bu durumda “anlayış” devreye girecek, herkes mutlu olacak. Ya da çekişmelerle birbirlerine zehir edecek, yaşanmaz kılacaklar birlikteliklerini. Güç bir iş mi? Bu da karakterle ilintili. Acılarla yaşamak istiyorsanız, Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 34, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Ömer Cem Gözlüklü
TV öcü kutusu gibi gelmekte bugünlerde. Zaten aram iyi değildi, tümden soğumalarda. Şöyle ucundan gülümseten de olsa iyi bir haber diyorum… Gelse de ardında sürükledikleri ile, yoğun bulutlar arasından süzülen güneş ışınlarına dönüşüyor. Burukluklara fırtınalar eşlik etmekte. Grizu patlaması ve 200 mt. derinlikteler demiştim, bir önceki yazımda maden işçileri için. Belliydi, baştan bozulmuştu moral. Duyduğumda çektiğim “Off!” acı gerçeğin duyumuymuş meğer. Olumlu enerjiler ailelere gidecek artık… Ucunda beyaz ışığın olduğu dileklerimle…
“Boşuna Bir Hayat” dedim, romandaki babaya ve eşdeşlerine gönderme yaptım. Yine okudum yazımı. Özel bir tasarım olmayınca, anlık getirilerin dökülüşü oluyor, tarafımca yazıya. Evet! Onlar da bir baba ve maden ocağındakiler de… Hayatın renkleri bunlar… Kimi siyah, uzaklarda ve kimi canlı renklerle bezenmiş, ailesiyle… Uzaktaki siyah, ilişilmez görünmezliğiyle yaşamakta… Canlı renklerle bezenmiş aile birliği, siyah alın teriyle kaplanmış… Kim demiş hayat kısa diye? Hayat belki çok kısa gelmekte böyle Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 30, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Değer Altunay
Bu bir roman adı, yazarı Anne Tyler. Basım yılı 1983 ve ben Aralık 1984 de almışım. Nasıl bir duygulanım yaşıyorsam o gün, bir de not düşmüşüm… “Her zamanki gibi yalnızlığa” diyerek…
Dün şehitlerimizin haberleri geçerken televizyonda dağıldım. Yaşamlarını verdikçe, fotoğrafları geçtikçe, hangi can dayanır? Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ama o aileler biliyor ki tüm Türkiye onlarla paylaşıyor acılarını.
Bugün nette gezinirken, maden göçtü haberini okudum. Daha yeni olmuş, detay yok. İki satır bir haber de sonu ne olacak? Şimdi bilgiler geliyor, 19 kişi mahsur kaldı, grizu patlaması oldu yazan. Gecenin bir yarısı moral mi kalır?
“Boşuna bir hayat” cümlesi döküldü dudaklarımdan. Ve kitabı aramaya koyuldum. Öyle arka sıralara ve altlara koymuşum ki zor buldum. Ön sıraları tutanlar, olumlu düşünce aşılaması için oradalar. İlk okumak istediğimde onlarla yüzleşeceğim de bu hayat dediklerinin yüze çarptıkları niye acılar, umutsuzluklar…
Kitabın içeriği ne dünle ne de bugünle ilgili. Ama o gerçek bir yaşam anlatımı gibi. “Yaşayan bilir” türünden… İçimden geçense bunca yitimler oldukça, neden çekmekteyiz akıntıya kürek…
O gençler geçiyor seri bir şekilde Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 29, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Alihan Çetin
Hüsn-ü Hat kursum vardı bugün. Yine koşturmaları yaşadım, geç kalmamak için. İki minibüs en sol şeritten durmaksızın geçtiler, kapışmışlar. Epey süre sonra gelen bir tanesine bindim ve sürücüye durumu anlattım. Süreleri varmış varmaları gereken, ondandır dedi. Bu da olumlu olup olmadığı düşünülmesi gerek bir yaptırım. Varacağız diye hem yolcu almayacaksın hem de gitmemen gereken şeritten, son hız basacaksın gaza. Ne düşünüldüyse ve nasıl bir getirisi olacaksa… Benim gibi bekleşen yolcularla iyice yoğun oldu içi minibüsün, doğal olarak. Neyse ki hemen yer bulup oturmuştum.
Minibüs yolculuklarımı ara ara yazarım. Bu kez ilginçlik yoktu, havasızlık vardı ortamda. İnsanlar bir karış surat, negatif enerji yayıyorlardı ortalığa. Bir kısa devre yapsa hani şansa bir pozitiften, ortalık toz duman olacak gibi… Tek bir genç kız vardı, gözlerinin içi gülen. Onun da annesi, mahkeme Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 30, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Foto:Değer Altunay
Bugün televizyonda haberlere doğru dürüst bakamadım. Yazmak da istemiyordum. Olası mı?
Sitemin adı “Bir anne”… Adıyla sanıyla bir anneyim. Duyunca şehitleri, hangi yürek dayanabilir ki… Blogları gezerim kimi kez. Boyunca fotoğrafları süsler, bebeklerin. Ne özveridir o aşamalar… Sevgiyle harmanlanmış, candan verilen. Karşılıksız… Anne yüreği tek noktaya kilitlenmiştir… Çocuğunu en iyi şekilde büyütmeye, onun önüne dünyaları sermeye… Ve bir anne gözünde, çocuğu hiç büyümez. Erkekse anneye tepeden bakan boyu, bariton sesi ile kocaman sarılır… “Oğluşum” diye ünlenilince silkelenir, kızar ve “Büyüdüm” şikayetini dillendirir.
Yere göğe sığdırılamaz; candır, canandır. Kız beğense; ille de ona layık değildir, o istese neleer neler bulabilir. Özetle yenmez, yedirilir… Giyilmez, giydirilir… Üzerine titrenir… İlk dualar hep, “Evlât acısı görmeyelim.” diyedir. Gün gelir biri haber ulaştırır “Şehit oldu.” Dayanacak hiçbir şey yoktur. İnsanın canı en tatlı olandır… Ve buna o can da Yazının devamını okuyun »
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 28, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

