24 Kasım, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Altın Kızlar Yazlık Grubum’dan bir altın kızın daha kızı evleniyor. Biz basamak atladık artık. Kimimizin çocuğu evleniyor, kimimiz torun bakmalarda… Gençleşiyoruz.  ;)

“Elime doğdu” denir ya… İşte öylesi. Ben iki çocukla Selimpaşa’da koştururken, onun tek çocuğu ve bir de beklediği vardı… Yazın buluştuğumuz da ise, ikiye iki olmuştuk. Sapsarı saçlı, bir maviş… Her yaz buluştuğumuzda bir boy daha büyüyor ve “Fatoş teyzeciğim” diye kibar kibar konuşan bir miniğe dönüşüyordu. Yok kurslar, yok sınavlar… gibi uğraşlarla dönenirken biz, ne zaman oldu bitti de birer birer evleniyor, birer ikişer çocuklarınızla karşımıza çıkıyorsunuz. Daha dün değil miydi o tantanalar??? Neler oluyor???

Derken cumartesi bu güzeller güzeli prensesin “Kına Gecesi” oldu. Yer: İstanbul Külliye. Tam bu iş için biçilmiş kaftan. Tamam yaşamımın ilk dışarıdaki kına gecesi, tamam evlerde de öyle gitmişliğim yok… Ancak eğer bir kına gecesi daha olur ve gidecek olursam, bence bu kına gecesini aşmaları için kırk fırın ekmek yemeleri gerek.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Biz; kızının kınası olan altın kız arkadaşımız hariç, kalan Altın Kızlar olarak, yine can arkadaşımızın toparlamasıyla yol alıyoruz gece gece. Bana akşam ezanından sonra her saat geceyarısı! Neyse Haliç’e geldik, tarif üzerine gidiyoruz ya, sapağı kaçırdık, döndük, sorduk bulduk… Daracık sokak, eski evler görüyoruz ve “Nasıl bir yerde bu” demelerdeyiz…. Hepimiz doğma büyüme İstanbullu’yuz, İstanbul’u bildiğimiz söylenemez. Dışarıdan İstanbul’u görmeye gelenlerin daha çok bildiğini düşünüyorum… Yoksa böyle tarihi güzellikler nasıl kaçırılabilirdi? Ve dışarıdan olanların “asla” kaçırmayıp, böyle yerlere yerleştiğini bile düşünülebilir.

İstanbul Külliye’yi buluyoruz. Müstakbel yakışıklı damat giyinip kuşanmış, kapıda karşılıyor bizi. İstanbul Külliye’nin otoparkı da var. Araba otoparka, biz loş ışığa yol alıyoruz…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Loş ışık dediğim, yürüdükçe şekilleniyor… Eski İstanbul’dan bir sokağa dönüşüyor ve ben kopuyorum. Allah’ım ne güzel minyatür bir şehir burası… Cep telefonum o an fotoğraf makinasına dönüşüyor ve ben başlıyorum dura kalka, sevinç nidalarıyla yürümeye. Arkadaşlarım “haydi” diyor ve ben gerilerdee kalmışım.

Yol uzun, merdivenlere varana dek. Bir katını çıkıyoruz, orada da eski giysili mankenler karşılıyor bizi. Sonra bir kat daha ve kına yerine varıyoruz. Demeden geçemem ben bunu… Can arkadaşım huyumu biliyor, “Merdivenler dik aklım kalıyor sende, çık haydi düşme” der demez, gözleri havada olan ben, son basamakta saygıyla dizlerimin üzerine çöküyorum. Neyse bir şey olmuyor.   ;)

Duvarlarda, yerlerde hep antika eserler… Bense gördükçe, hangi birine baksam şaşırmışım… Sonunda yere iniyor, coşkuyla karşılayan canlara sarılıyor ve böyle bir yeri seçtikleri için kutluyorum.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Salonda cam kenarı sedirler, masa üzerlerinde kalaylı siniler, duvarlar yine antika eserler ve camdan görünen müthiş manzara… Bir yanda Haliç ışıltısı, karşı tarafta ışıklandırılmış Topkapı Sarayı… Bir bölümde üç sultan koltuğu, perdeyle şekillendirilmiş ve ihtişamla görevini bekliyor. Ne olacağını bilmiyor, bekliyor, öneriler sunuyoruz birbirimize.

Önce müzik başlıyor… Ortada göbek atmayı hiç sevmem, atanları da. Bu benim kişisel seçimim. Acaba? diyorken ben… Sade ama şık giyinmiş, manken gibi kızlar çıkıyor ortaya, oynayacaklar. Öyle göbek falan atmıyor, nasıl zarif oynuyorlar… Çok beğeniyorum.

Müzik susuyor, kızlar kayboluyor. Az sonra ışıklar kararıyor ve yine özenle seçilmiş bir müzik başlıyor ve kızlar ışıl ışıl kına giysileriyle, ellerinde mumlar, ortalarına gelini almış geliyorlar. Nasıl güzel bir görünüm. Yine zarif hareketlerle gereğini yapıyorlar. O üç sultan koltuğunun birine arkadaşım, ötekine damadın annesi oturuyor ki onların üzerinde de kaftanımsı bir giysi var. Arkadaşları Meltem’ciği ortadaki koltuğa oturtuyor, avucunun ortasına kına koyuyor, damadın annesi üstüne altın koyuyor ve kına kapatılıp, eline ışıldak bir kese geçiriliyor.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Müzik yine değişiyor, damat geliyor ve boynuna altın takıp, örtüsünü kaldırıyor, alnından öpüyor… Başlıyorlar müziğin ritmine uyarak ahenkle oynamaya. Müthiş… Damat gidiyor ve genç kızlar grubu başka bir müzikle inanılmaz güzellikte bir gösteri daha sunuyorlar. Evet! Artık “gösteri” dedim… Çünkü onlar üniversitede yurt dışında da ülkemizi temsil etmiş olan “Folklor Grubu”… Ve özenle, inanılmaz güzellikte hazırlanmışlar. Orada kutladım, buradan da yine hepsini içtenlikle kutluyorum. Emeklerine sağlık.

Kına geliyor bize de… Öncesinde ışıltılı mendillerle, bilezik gibi lastikli gül dağıtmışlardı. Biz öylesine bileklerimize takmış, mendili de oturduğumuz yerden sallayıp durmuştuk. Mendilin işlevi tamam da bilezik gülün görevi başkaymış. Kınayı avucumuza koyduklarında gülü üstüne koyacakmışız. İşte o zaman gülün altında niye pamuk olduğu ortaya çıkıyor. Haydiii… Hepimizin avucunda kına ve bir kırmızı gül oluyor. Ben aralayıp, şekil vermek istiyorum. Beter dağıtıp, yine kapatıyorum. Belli bir süre tutup çıkardığımız kına, tam üç gün avucumda kaldı, desem… :)

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Sinilerin üzerinde kapalı meyve suyu ve tabaklar içinde küçük pizza, kuru pasta türü şeyler var. Biz neşeyle gülüşerek konuşuyor, onlardan atıştırıyoruz. Sanki yazlıkta deniz kenarında oturduk, söyleşiyoruz. Hepimiz hem bu mutlu gün, hem de bir arada olduğumuz için çok sevinçliyiz…

Kınadan sonra çay ve baklava dağıtılıyor. Çay neyse de baklavaya dikkat uyarıları birbirimize… Bu gençlik çağımızda… ;)

Yine müzik başlıyor ve Tarkan! Konserine birlikte gittiğimiz sevgili Tarkan’ı duyunca “bütün eller havaya” falan değil… Biz Altın Kızlar dooğru piste. Hani oynadığımızdan değil, şamata olsun, gülelim… Bool bol gülüyoruz da.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

İçimizde tuttuğumuz yaşların hüznüyle karışığız… Kaç yıl oldu canımcım “sarı” deyişini özlediğimizin yeniden doğuş yılı? Yeniden doğdu ve gece boyunca hep oradaydı O…

Sarılıyorum arkadaşıma… Bilirim içinde yaşar!!! Biz bunun için kenet olmuşuz sanırım. Öyle ağlayıp, bağırıp, çığırmadan sessizce, içimizde yaşarız ne sıkıntımız varsa… Eğilmeden, dik duruşlarımızla…

Çook güzel bir kına gecesi oldu. Sırada düğün… “Fatoş teyzecim orada da sürprizlerimiz var.” diyor sarı saçlı prenses… Ben ona da sarılıp; hep bugünkü duyumsamalarıyla sevmelerini diliyorum, birbirlerine saygılarını yitirmeden, yaşamları süresince… Hassas kızım benim.

Her şey gönlünüzce olsun… Sevgiyle…

Bir de not: Onlar ermiş murâdına diye eklemeliyim… Yazım hazır olana dek, “Kına Gecesi” dönüştü bile “Düğün Gecesi”ne… “Fransız Bahçeleri”nde olan düğünleri de çok güzeldi. O geceden de yazılacaklar birikti…

Allah mesut etsin!

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 108, bugün ise 3 kez görüntülenmiş

Yorum yapın