19 Temmuz, 2011 tarihinde fatosh yazmış

Foto: Fatma Çetin

Rüzgar Kaan Foto:Fatma Çetin

Finansbank’ın reklamı “Rüzgar nereye, götür beni oraya”… Yaşam da böyle işte… Sürüklenilip gidilmekte…

Teyzemin minicik bir not defteri var, anılar bölümümde sakladığım. Yalnızca o mu??? Rahmet olsun ona, Aysel Gürel’in son zamanlarında çöpten topladıklarını gösteren görüntüleri dönüp durmuştu bir aralar ekranlarda… İzlediğimde “Oh olsun! Ne diliyorsa öyle yapsın.” demiştim ki öyle yaşayıp gittiğinden kızları da dem vurur. Bazı kez benim çöp evde yaşayacağımı düşündürür o görüntü bana… Atmaya kıyamadığım, anı birikimlerimle.

Ablamdan bir elbise, ördüğü bir bebek yeleği ve sehpa dantelleri, babannemin gelinlik üstüne giydiği ipek kap, üstünde delikler oluşmuş yeşilli bir ipek örtü, babaannemin ipekli elbisesi, babannemin siyah ipek şalı, babamın bir tişörtü (rahmet olsun onlara), ondört yaşında okuldan alınıp evlendirilen annemin tuttuğu günlük, teyzemin minik not defterine yazdığı şarkılar ve eklediği ufak notlar, benim lise yıllarımda tuttuğum günlük, şiirler ve şiirlerin anlamına uygun üst bölümlerine çiziktirdiğim karakalem resimler… Kestik! Dahasını demeyim gayrı… Bi kötü oldum. Tevekkeli değil “Azalt şunları.” nidaları geliyor üstüme üstüme. Ben mi? Listeler hazırlayıp, kıyamadan bırakmalardayım.  ;)

Foto: Fatma Çetin

Rüzgar Kaan Foto:Fatma Çetin

Teyzemin not defterinden, rüzgar buralara sürükledi beni. Aslında rüzgar neyim hafif kalmakta; aklımda fırtına hızıyla uçuşan anılarıma, geçişen düşüncelerime. “Bana geldiler” dediğimde anlamayanın vay haline durumları gibi… Bora, fırtına, şimşekler, yıldırımlar… Ardından oluşan dingin sessizlik. Yıkıma bakmayacaksın. Öncesindeki sessizliği anlayamadıysan, haktır!!! Ne edeyim. :(

Bak aklım da sürüklenmelerde, uçuşmalarda… Aynı yaşam gibi… Ve aynı teyzemin minik not defterindeki şarkı sözleri gibi…

“Kapıldım gidiyorum
Beste     : Kaptanzâde Ali Rıza Bey
Güfte     : Ömer Bedrettin Uşaklı
Makam   : Hicaz
Usûl       : Nîm sofyan
Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına
Ey ufuklar diyorum yolculuk var yarına
Ayrılık görünmüşken yâr tutmuyor elimden
Misafirim bugün ben gurbet akşamlarına”

Foto: Fatma Çetin

Rüzgar Kaan Foto:Fatma Çetin

Teyzemden alıp da sakladığım o günlerde, okurken hayallerime düşenleri anımsıyorum… Heyecanla sayfaları karıştırmış, bu şarkıya ulaşınca durmuştum. Rüzgar özgürlüktü, dilediği yerlerde dilediğince eser dururdu. “Baht” ne demek diye düşünüp geçmiş ve uçsuz bucaksız hayal dünyamda rüzgarın esintisini duyumsayarak engin denizlere varmıştım. Ayrılık falan ne demekti ki hemen sevgiliye varmış ve asla olmaz böyle şeyler diyerek, hayalimdeki ele sıkıca sarılmıştım. Gurbet uzakları, akşam hüznü çağrıştırdığından onlar da tarafımca es geçilmiş ve ben mavi gökyüzü, engin deniz, yelkenliler gibi hayallerimin içinde yüzmüştüm.

Özgürlük… Özgürlüğün tanımına değinmeyeceğim. Aklıma Zülfü Livaneli’nin “Ey özgürlük!” şarkısı geldi. Sözlerine baktım. Her yere yazılan, haykırılan… Ben de içimden haykırmayı sürdüreyim öyleyse. O yaştaki umut duygularıyla kurulan hayaller ne güzelmiş…

Oysa bahtının rüzgarına kapılıp gitmek varmış. O “baht” denilene, kapılarak gidilirmiş. Ufuklara ünlenirmiş yolculuklar. Ayrılıklar görünmeden ya da görünebilir olur, kendi elinden yine kendin tutabilirmişsin. Gurbete yalnız akşam değil, günün her saatinde çıkabilirmişsin. Adına “yaşam” denilirmiş… Yaşanarak öğrenilirmiş…

Zaman… Öğretici, eğiticiymiş. Zaman… Her şeyin ilâcıymış da.

Zaman… Pazartesi, hafta başladı derken akıp gider ve ne zaman hafta sonu geldi diye şaşırttığı kişiye… Onsekiz yaşına gelip bir özgürlüğümü hak etsem derken, özgürlüğe varamadan sona erişe ne zaman gelmişim de dedirtirmiş.

Zaman… Yaşamla eşdeş… Her canlıya, her varlığa…

Foto: Fatma Çetin

Foto: Fatma Çetin

Şimdi rüzgar nereye, götür beni oraya demiyorum. Rüzgar bana geliyor, elimden tutup pıt pıt istediği yere götürüyor. Bu rüzgar, başka rüzgar. Rüzgar Kaan o. Tatlı mı tatlı, sevimli mi sevimli bir can. “Fotos” dediği ise babaannesi olan ben oluyorum. “Del biti biti” diyerek çağırdığı, balkonun önüne belki çiçek dikilir diye koyduğumuz, sonrasında su kabı yaptığımız seramik çiçek saksısından su içmeye gelen kediler. “Ov ov” havlayan köpekler, kuçuları çağrırkense “Del puku puku”, “Ku” kuş oluyor, “kayın” karınca. O yaşına bir diye rakam koyacakken, beşle başlayan iki sayılı hanenin bitmesine iki kalmış olan ben; her hareketini hayran hayran izler, her dediğine sevinç nârâları atabilirmişim.

Çocuk bakmak, büyütmek zor iş ve ben yapayalnız iki çocukla nasıl robokoba bağlamışım… Şaştığım o. Zaman unutturma özelliğini yine çalıştırdığından, çocuklarımın büyüme aşamalarını tümüyle anımsayamıyorum. Ara ara “Aaa! O da böyleydi” diyorum da tam tutturamıyorum. Belki de öyle yoğun bir koşturmaca içinde zaten ayrımsayamamış olmamdır.

Öyle ya da böyle bir uğraş hep var oluyor… Olmazsa olduruluyor… Zaman akıp gidiyor… Yaşamla eşdeş…

İşte uzaklardaki can… “1 haziran son yazın, ben nerelere gittim de geldim. Döndüm baktım aynı yerdesin.” dedin ya! Öyle miyim? Karar senin.  ;)

“Rüzgar nereye, götür beni oraya…”

“Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgarına.”

Böylesi kapılıp giden canım Birsen anneablamın, yeniden doğuş günü de bugün. Onu rahmetle bir kez daha anıyorum. Yeri cennet olsun. Zaman her şeyin ilacı mı demiştim ben??? Olmuyor bazı kez… Küllerin altında için için yanan kor, ufacık bir rüzgarda ortaya çıkıyor… Kor ama cürmünden fazla yakıyor…

Sevgiyle kalın.

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 378, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın