
Şakirin Camisi Foto:Fatma Çetin
”Her can ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz” (Ankebut 29/57)
Bugün bu yazı gözümün önünde, yitirilen bir canın cenazesinin başında onunla içimden söyleştim.
Olur mu öyle şey? Olur!!! Kim engel?
Erkenden gittiğim camiye yakınlardan daha kimseler gelmemişti. Üç musalla taşı boş, çevrede yükselen servilerin hafif esen rüzgarla çıkardıkları sesler, sıcak ve ben. Gözlerimi kapayıp sessizliği dinledim. Kimi kez gerektir geleceği düşlemeye götüren bu anlar. Sonu!!! Varılacak yolun sonunu… Belki yaşamın kısalığını anımsatır ve “son”da anımsanacakların yalnızca yaptıklarının olduğu.
O bir anneydi, dört erkek çocuğunun annesi. Emek verdi, titizlikle büyüttü çocuklarını, kendi doğrularıyla. Hatasız kulun olmadığı gerçeğiyle, kuşkusuz o da bu durumları yaşadı. Evlendirdi oğullarını, aile büyüdü… Ve aile büyürken o küçüldü.
Erkek çocuğunun bir anneyi anlaması zordur. Önce cins ayrımı, asla bir erkeğin bir kadın gibi düşünemeyeceği gerçeği çıkar ön sıralara. Ardından anne olamayacağı için o duygulanımları yaşayamayacağı gerçeği gelir. Nasıl ki ilişkilerde bir erkeğin kadını anlayamayacağı dile getiriliyorsa, bu da öylesi bir şey işte. Yapı farklılığı, hormonal durumlar ve benzeri ayrımlar. İstisnalar kaideyi bozmaz bile diyemeyeceğim… Ne denli anlaşılır gibi olunsa bile, vardır aksamalar.
Aksamaların izleri erkek çocuk-anne ilişkisinde annenin içini acıtsa da anne sessizliği yeğler, geri çekilir. Yara için için işler o sessizlikte, dışa vurumu belirsiz.
Babanın yitimiyle çok önceden o görevi de üstlenen anne iyice yalnızdır artık. O yalnızlığı hep yaşamıştır da görev bitimiyle, çocuklarını bir başka kadına devriyle ayrımına varmıştır yapayalnızlığının. Yetiştir, devret.
Şimdilerde artık yaygınlaşan “bakıcı” durumları olağanlığında, “gereği yapılmıştır” iç huzuruyla “O” da devredilmiştir ve işlem bitmiştir. Ne acı!!!
Bir söz vardır “Bir baba beş çocuğuna bakar da beş çocuk bir babaya bakamaz” diye. Demek anneler bir yerlere sığıyordu da bu söylem çıkmıştı. Belki de maddi olarak örnek veriliyordu. Bilemiyorum. Bildiğim gerçek, gördüğüm örnekler… Eskiden ayrımına varamadığım… YAŞ… Önemli etken… Düşünemediğin, aldırış etmediğin, yaşadıkça öğrendiğin… Çoğu kez “yaşayarak öğrenen”lerden olduğumuzdan belki de…
İşim, gücüm, ailem, çocuklarım, eğitimleri ve benzeri çoğaltılanların ket vurduğu söylemler.
Dört erkek ve bir kız çocuğu olan başka bir anne… O da sığamamakta bir yerlere… Kızı yakınında oldukça elinden geleni yaptığı ama erkek çocukların işlerinin başından aşkın olduğu, evlendiklerininse onlardan aşkın olan işleri nedeniyle oradan oraya dolaşmakta. Ne acı!!!
Bugün düğün vardı. Buruk bir düğün. Bakıcısıyla yapayalnızlığını paylaşmayanların tümü bu düğündeydi. Kokteyl gibi. Eksiği, ellerde bardak ve yiyecek dolaştıran garsonların olmadığı. Çocuklarının üzgün ortalarda dolaştığı ve ağlayan tek bakıcısıyla bir kokteyl… Musalla taşında yatan bir anne ve toplaşmış gurupların söyleştiği.
Uzun süredir görüşmeyenler o aralıkta neler olduğu anlatıp, çocuklarını tanıştırdılar birbirlerine. Benim cici çocuğum ne okullar bitirdi, yükseklerini de kovalamakta… Aman da iyi mevkide, ne paralar kazanıyor… Arabamın markasını ne yapsam? Bu kişi sizin neyiniz oluyor? Kimler vakfa bağış yapmış, aman teşekkürü atlamayalım… Bir uğultudur ortalıkta gezinen, bir anne sessizdir yerinden… Her şey boş mu ola ki???
İşte bu nedenle sevmem ben bu törenleri. Yatan bir başına, yaşamı süresince olduğu gibi neredeyse… Yapayalnız…
Bakıcısıyla bir başına olduğu evde bugün kalabalık var, son uğurlamanın ardından. Dua okunacak ve belki bir şeyler dağıtılacak yenilmek üzere. Orada da kalan eksik söyleşiler tamamlanacak belki de… Sağlığında toplanıp da bir araya gelmeyen küs ya da değil can yakınlar orada olacak kısa bir süreliğine ve ev dağıtılacak. Yokmuş, hiç yaşamamış gibi…
Oysa o oğullar nasıl olabilirdi ki onsuz? Ya ortada dolanan kocaman torunlar? Kimse gökten zembille inmiyor, kimse leylek gagasında gelmiyor. “Herkes verdiğini alır, yaptığının karşılığını görür” demesin kimse. Çoğu kez yükler; altında ezilen sessiz çoğunluğundur, artırılarak eklenen ve “Ezik” diye betimlenen. Oysa ayrımına varan da onlardır betimleyenden önce, sürdüren de… Bu durum yetiştirilmeyle ilgili bir asillik olabilir, karşı tarafın çekincesi olmayan bilgi ve görgü sınırlılığına karşın. Kimsenin yanılgıya düşme durumu söz konusu olamamalı. Kişinin kandırdığı yalnızca kendisidir ki bilinmesi gerektir.
Gitti yerine yerleşti, eşlik ettiğinin yanına. Birlikteler uzun ayrılığın ardından. Haber götürecek durumu da yoktu ki oluşanlardan.
Musalla taşında yatarken bir anne, böylesi içimden gelenleri aktardım. Kuşkusuz çocukları ellerinden geleni yapmış huzur içindedirler. Kimseye haksızlık etmek istemiyorum. Ben karmaşık duygulardayım. Camiye girip öğle namazımı kıldım ve bir Yasin-i Şerif okudum. Yetmedi, ağladım. Gel gitlerimi yaşadım o huzurlu mekanda, dingin olabilmek için.
Sabah haberi aldığımda, bir paylaşım sitesine bir gece önce yazdıklarımda takılı kalmıştım sanırım… Ne rastlantı…
“Gençliğin canlılıkla peşinden koşulan umutları hangi zaman diliminde ve nereye kaybolmuştur da ayrımına bile varılmamıştır? Peki “gerçekler acıdır, acıtır” sözünün yüreğe nakış olma tarihi? Ya emeklerin ayrımına varılmaması, geçiştirilmesi gibi durumlara varımı? Unutulmaması gerekense yaşamın “döngü” olgusudur. Bugün bana, yarın sana!!! Ve “yarın” beklenenden de yakın!!! Think again. ”
Umutlarımız hiç tükenmesin. Her şey güzel olacak.
Mübarek ramazan ayı hoş geldi.
Sevgiyle kalın.
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 43, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın