29 Temmuz, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Astrolojiye inanırım, burcumun özelliklerini taşıdığıma da. 40 yaşından sonra kişiler yükselen burçlarının davranışlarını sergilerlermiş. Benim her ikisi de terazi olduğundan, yediden yetmişe karakteristiği değişmeyecek demek ki terazimin kefeleri salınımlarda ve ben gel gitlerde olacağım ve oluyorum. Güzelliği, dengeyi hassaslıkla ölçerek kurabilmesi. Sağlam olarak üstelik. Mantığın ve duygusallığın bu denli keskin yaşandığı başka bir burç var mı ola ki?

Annemin taa çocukluğumda başlayan uyarıları ve yakınmaları sürmekte “Sevdiğine canını verirsin, sevmedin mi belirtmeden edemezsin”. Doğrudur. Öyle kolay ve kısa süreli olan yakınlaşmalardan yana hiç olamadım. Mesafeli davrandım, tarttım, seçtim, önsezilerim devreye girdi… gibi davranışlar sergiledim. Az ve öz oldu arkadaşlarım, dostlarım… Ve onlara “can” nitelemesini yakıştırdım. Öylesi…

Geçen hafta bir hastaneye gidişimden sonra canım sıkkın ve modum düşmüş, yerlerde… Can arkadaşımı aradım “Çıkalım, deniz kenarına gidelim, nefes almak istiyorum” diyerek. Anlatmamız gerekmez, sormayız bile… Biliriz ki gereksinim vardır. Birlikte olmamız yetecektir. Yine de tutamam kendimi çoğu kez de susturur, girdaplara girmeme izin vermez.

Can arkadaşım bir başka arkadaşıyla geldi ve deniz kenarında konuşlandık, söyleşiyoruz. Karmaya da inanıyorum, bir araya gelişlerde. Tanıştığımız yeni diye gelen arkadaşlar hep bir ötekinin tanıdığı çıkıyor. Aynı ya da yakın okullar ve semt denilse değil. Olsa olsa neredeyse aynı fikirler ve mecazi olarak aynı dili kullanmak olabilir. Bu tür konularla dağılıyor biraz, kilitlenmiş aklım. Dolunay var ve harikulade bir boğaz manzarası. Hava sıcak ve nemli. Nefesi bu anlamda da rahat alamayacağım besbelli. Bardağın dolu tarafından bakmakta zorlandığım gibi… Yalnızca terazi burcumun özelliği mi yoksa yaşamın kendi gel gitleri mi “Bir varsın, bir yoksun” a götüren beni?

“Makam: Hicaz
Usûl : Semâi
Beste: Teoman Alpay
Güfte: Nihat Aşar
Nasıl geçti habersiz o güzelim yıllarım
Bâzan gözyaşı oldu, bâzan içli bir şarkı
Her ânını eksiksiz, dün gibi hatırlarım”

Bu kadar mısra yeterli, koşup giden yılları anımsamaya… Bakıyorsunuz ağaran saçlarınıza, haydi bir şarkı da ondan gelsin… Ucu bucağı yok…

Hz. Muhammed  (S.A.V) “Hiç ölmeyecekmiş gibi ahiret hayatına, yarın ölecekmiş gibi dünya hayatına çalışmalısın”.

27 yaşında ikinci oğlumu kucağıma aldığımda “Ben şimdi nasıl bakacağım ikisine birden?” paniği yaşamış ve 31 ya da 32 yaşıma geldiğimde bir düş gibi geçtiğini ayrımsamıştım o yılların. Şunun şurasında iki ay sonra 57 yılım bitecek dünya gezegeninde. Peki ben ne ayrımsıyorum geçen yıllar için??? On gün önce Birsen ablam için yazmışım ve günler de akıp gitmiş, göz açıp kapayana dek. “An”lar yaşanmakta, “saygı” yapıcı, “sevgi” kalıcı olmakta…

“Sevgi” sözcüğü TDK’da “İnsanı bir şeye veya bir kimseye karşı yakın ilgi ve bağlılık göstermeye yönelten duygu.” ve “Hoşa giden bir şeye eğilim; tutkuya dek varabilen bir ruh durumu.” olarak açıklanmış. Sözde değil özde oluşan bu sevgi; can yitimlerimden sonra içime ürpertiler salan bir duygu olarak yer etti, etmekte ve ufacık bir hastalık haberi bile olduğunda uçurup götürmekte beni…

Rahmetli babacığım polislikten emekli olduktan sonra aldığı emekli aylığı okumakta olan bizlere yetişmeyeceğinden, ek iş olarak bir cam fabrikasının muhasebesinde çalışıyordu. Bir gün fabrikada eve “özel” bardaklar yaptırdığını söyledi. Hepimiz merakla beklemeye başladık. Ablamların nasıl bardak beklediğini anımsamıyorum. Yaş aralıklarımız beni aralarına almalarına uygun değildi sanırım. Bir de benim huyum… Çok dobraydım ve insan yedisinde neyse yetmişinde oymuş. Eleştirilerde sürekli başıma kakılan “dobra” sözcüğünü kötü bilirdim taa ki TDK’dan bakmak aklıma gelene dek. Şimdi teşekkür ediyorum keyfini kaçırdıklarımın. Yine sıçrayan aklımın oyunu, saptırdı konuyu.

Bardaklar diyordum evet… Ben bardakları süslü püslü, yaldızlı hayal ediyordum. Babamın getirdiği kutu açılınca, incecik beyaz renkli bir yazıyla
“olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
Kanuni Sultan Süleyman”
yazılmış ince belli bardaklar çıktı. Her sabah kahvaltıda çay içerken gözümüzün önünde olacakmış, sağlığımıza dikkat edecekmişiz. Müthiş hayal kırıklığı yaşamış ve babam hayallerimi yıktığı için ona çok kızmıştım. Babacığım beni karşısına alıp sağlığın önemini vurgulayan bir söylev vermiş ve beni ikna etmeye çabalamıştı. O zamanlar bana uzak gelen hastalık kavramı, babamın o günkü yaşlarına geldiğimde anlaşılır oldu tarafımdan. Şimdiyse sevdiklerimde de olmasını istemediğim bir olgu. Ah babam!!! Döngü bu işte…

Yaşam iyi ve kötü günleriyle bir bütün. Yaz ve kış gibi anımsanan, baharın bir düş gibi gelip geçtiği… Sınırları koruyan saygının önderliğinde, sevginin yüceleştiği.

Hepimize saygılı bir sevgiyle yaşayacağımız, bahar günleri diliyorum. Düş değil, düş gibi geçecek gerçek bir yaşam…

Sağlıcakla, sevgiyle kalın.

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 38, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın