
Foto:Fatma Çetin
Hipokrat denilince tıbbın babası olarak bilinen hekim ve doktorların ettiği hipokrat yemini gelirdi aklıma. Geçtiğimiz günlerin birinde yemek yerken televizyon kumandasının tuşuna bastım. Karşıma TV 8 ve “Hipokrat” programı çıktı. Cuma günlerini “Zihinsel engelli çocuklar” ile ilgili sorunlara ayırmışlar. Kutluyorum onları.
Anneler günü kutlanır. Annelere ciciler biciler alınır. Yine cicili bicili giyinen çocuklar onları annelerine verirler. Şiirler okurlar, yazılar yazarlar. Annem annem sözleri ortalarda dolanır ve gün biter. Oysa annelik hiç bitmez. Hani bir şarkı vardır “Pazara kadar değil mezara kadar” diye Mustafa Sandal söyler. Annelik mayıs ayının bir pazar gününde kutlanıp biten bir durum değildir. Hele ki engelli bir çocuğunuz varsa yapılan özveri katlanarak gider, gözler de açık… “Çocuğumu kime bırakacağım ben?” düşüncesiyle.
Çoğu kez çocuğun cinsiyeti öne çıkar, kız olsun erkek olsun denilerek… Oysa ki önemli olan sağlıklı olmasıdır. Ancak yaşanıldığında yaşayanın anlayabileceği durumlar. Hep derim kimse “anlıyorum” demesin… Yalnızca “empati” yapılabilir… Yaşayan bilir… Sağlıklı çocukları büyütürken edilen şikayetler için, bir kez durup düşünülmesi gerektir o anne babaların yaşadığı sorunları akla getirerek. Çoğunlukla da annelerin üstlendiği, eğer varsa yardımcı olan baba, ona da tam puan verip aferin diyerek.
Bir anne vardı ekranda “Çocuğum 40 günlükken eğitim almaya başladı.” diyerek bu durumdan çok mutlu. Çünkü kas gelişimi çok önemli bu çocuklarımızda. Fizyoterapi ile kas gelişimi sağlanmış ve “normal” yürüyebiliyor. Arkanıza yaslanıp bir düşününüz lütfen… Şu ana dek “kaç aylıkken yüyüdü, yaşını karşıladı mı” diye konuştuğunuz çocuğunuzu ve “yürüme yetisine sahip olabildiği için” mutluluk duyanları.
Bebeğinizi bekliyorsunuz, günü dolacak ve doğacak diye. Okuyacağı okullar bile çocuk doğmadan belirlenen aileler olduğuna tanıklık ettim. Derken bebek geliyor ve şok da birlikte. Bu nedenle ailenin de psikoterapi alması gerekliliği vurgulandı. Ailelerin bu durumdan utanarak çocuklarını sakladıkları ve bu nedenle erken tanı konulamadığını belirttiler. Oysa “erken tanı”nın çocuğun gelişimi için çok önemli olduğu dile getirildi.
Yalnızca down sendromu değil otizm, hiperaktivite, durgunluk gibi durumlarda da bireysel eğitim gerekiyor ve algı açılıyor denildi. Konuşma terapisi ve taktik becerisinin artması gibi gerekli durumlara uygun çalışmaların yapıldığına da değinildi. Zihinsel engelli çocukların, ilk olarak yuvaya verilip sosyalleşmesini sağlamaya çalışmanın doğru olmadığı üzerinde duruldu.
Bunlar yapılması gerekenler ve ailenin yaşam süresince çocuğuyla birlikte savaşım içinde olacağını anlatan gerçekler. Yapılacak başkaca hiçbir şey yok… Neden ben? Neden biz? Yine sorgulanmaması gereken ilkler.
Geçen yıl Kadıköy’de yürüyorum. Karşıdan 16 yaşlarında bir delikanlı ve annesi geliyor. Görünümünde hiçbir belirti yok ama annenin tedirginliğini sezdim. Tam yanımdan geçerken delikanlı bana vurdu ve annesi kahroldu. Boş bulunmamıştım yine de eli değdi diye o annenin gözlerindeki acı ve mahcubiyeti unutmak olası değil. Çocuk zaten yaptığının bilincinde değil ama o annecik her an tedirgin ve acı duygularıyla yoğrulmuş.
Bizim semtte de rastlaştığım bir anne var ve kızı. O annenin gözlerindeki hüzün, yerleşik olmuş. Çok iyi dostlar kızıyla ve kızı neredeyse orta yaşı geçmesine karşın annesinin onunla ilgili umutları var. Umutlar hiç yitirilmeyecek. Hastalıkta, üzüntülü durumlarda hep içimizde çağıldayacak. Zor dostlar.
Üsküdar’da rastladığım bir erkek çocuk ve annesi üzmüştü beni. Çocuğu zorunlu sokağa çıkarmıştı sanırım, sürükleyip duruyordu. Anne hızlı yürüyordu ve yalpalayan çocuk yetişmekte zorlanıyordu. Bu da görüntü olarak ilgi çekici bir durum oluşturuyordu. İnsanların bakışı anneyi sinirlendiriyor ve çocuğunu verilmiş ceza olarak algılayarak öfkesini ona yöneltiyor, bir an önce evine dönebilmek için hızını artırıyordu. Bu kısır döngünün ona bir yararı olduğunu hiç sanmıyorum. Durumunun çok özel olduğunun bilincindeyim. Yaşanabilir kılması için günlerini, önce öfkesini yenmesi gerektiğine inanmıştım o an. Hata yok ki ortada. Kader var.
Zihinsel engel bir hastalık değil ve akıl hastalığıyla karıştırılmaması gerekiyor. Onların bakıma, desteğe, sevilmeye çok daha fazla gereksinimleri var. Ailelerin ise başkalarınca ayrı tutulmamaya, anlaşılmaya ve yardımcı olunmaya.
Ekrandaki anne, baba ilk şoku atlattıktan sonra çocuklarıyla ilgilenirken oldukça fazla bilgi sahibi olmuşlar ve kendi çocukları gibi olanların eğitilebileceği bir okul açmışlar. Anne programdaki doktorları tanıyordu ve terimleri söyleyişi, heyecanla bilgilerini aktarışı, bu nedenle onların alanlarına girdiği için özür dileyişi, hoş karşılandı.
Hele o masum masum gülümseyen , pırıl pırıl çocuklar… Becerilerini gösterirken yüzlerinde görülen gurur… Anne, babaların onların başarılarından duydukları kıvanç… Emeklerinin karşılığını aldıklarını gördüklerinde hak edilen mutluluk tablosu…
Yaşam bilinmezliklerle dolu. Her an verilecek bir sınav çıkabilir karşımıza. Önemli olan elimizden geleni yapmamızdır. Sonuçta kazanan biz oluruz. Denediğimizin, uğraştığımızı bilmenin huzuruyla.
Sağlıcakla, sevgiyle, hoşça kalın.
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 43, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın