
Foto:Fatma Çetin
Evlenmek için bir telaş var, bu aralar. Üst üste üç düğün vardı. Sonuncusunda, Altın Kızlar Kışlık Grubu’mdan bir arkadaşımın kızının düğününde, beraber olduğumuz bir ötekinin bana sitem ettiği “Yazıların çok aralıklı oluyor. Blogunu açıp da yeni yazı göremeyince bozuluyorum.” deyişi haklı bir söylemdi. İşte, aklıma düşenleri yazıya geçiremeyince böyle “karışık” ya da “ortaya tam karışık” yazılar oluşabiliyor.
Üst üste üç düğünden yazacak ne çok malzeme çıkar… Çıkar çıkmasına da hani eş, dost gibi kavramlar, yazmayı engeller. Alınganlık… Bende de ön saflardadır. Kendine yapılmasını istemediğini, bir başkasına yapma… Olur! Şimdilik bu konuyu geçelim. Sonrasında işin içine kendimizi de katar, yazar, eğleniriz. Ben yazarken, siz dostlar okurken. Öyleyse bugün için de “ben” diyelim. Yazıyı benimle sürdürüp eğlenelim.
Semt pazarımız vardı ve yazdırmam gereken bitmiş ilaçlarım. İki işimi de halletmek üzere yola koyuldum. Pazarda, taze sebze ve meyveler vardı ve onları görünce kendinden geçen bir de ben. Geçen hafta yeni bir pazar arabası aldım. Satıcı Egeli’ymiş. Sattığı arabayı beğenmeyip “Haftaya yeni ve daha sağlamını getiririm, değiştirirsiniz” demişti. Egeli olduğunu nasıl öğrendim, pazar arabası almaktan konu aynı yöreden olduğumuza nasıl geldi, anımsamıyorum. Sanırım biz kadınların bir ilginçliği de bu. Aklımda onu da değiştirmek var ve ilk durağım o tezgah. Değiştirdim… Yıllarca kullanacağım mercedes gibi bir arabam var artık. Bütün pazarı yükleyecek kapasitede üstelik. Üstüne de bir önceki araba parası kadar para verdim. İyi ki aynı yöredenmişiz satıcıyla, bir de olmasaydık ne olacaktı bilemem.
Sağlık Ocağı da pazarın bir ucunda, içimden araba işine söylene söylene yürüyorum. Sonunda ilaç yazdırma işim de tamam ve eczane de hemen karşısında ama ilaç yok. Şimdi hızlı servisle, eczanede olmayan ilaçlar getiriliyor. Hızlı servisin gelme süresi bir-iki saat… Bekleyeceksiniz… Çare yok.
Çare var… “Mola”. Mekanım “Görgülü”. İlaç gelince beni arayacaklar. Aslında eczane sahibi bey “Biz eve gönderelim” demişti ve ben teşekkür ederek bekleyeceğimi söylemiştim. Aklımdan geçen buymuş…

Foto:Fatma Çetin
Çayımı içer ve bir şeyler atıştırırken masama bir konuk geliyor, minik bir serçe… Çok şirin… Hemen ufak kırıntılar hazırlıyorum ona, gagasına alıp kaçıyor. Biraz sonra yine masamda. Yine aynı işlem, kırıntıyı alıp uzaklaşıyor. Üçüncü gelişinde yiyor ve arada beni süzüyor. Zararsızım, karar veriyor. Masada birlikteyiz artık. Ardından bir arkadaşı daha geliyor ve bir tane daha… Üç tane olunca kendilerine güven geliyor ve tabağımdan yediklerime ortak olmaya çalışıyorlar, korkusuz. Günün en güzel ânı bu olsa gerek.
Her güzel şeyin bir sonu varmış… İşe koyulma zamanı. Pazar tezgahlarına öyle güzel diziyorlar ki yeşillik, sebze ve meyveleri almayacağınız varsa da almak istiyorsunuz. İstemekle kalmıyor, alıyorsunuz. Ben alıyorum ve evde boşaltırken yine kendime söyleniyorum.
85 kuruşa domates gördüm ve rondodan geçirip yemek yaparken kullanmak üzere kavanozlara koyarım düşüncesiyle seçiyorum, törenle. Bir hanım geldi yalnızca “yemeklik” dedi. Satıcı arka tarafta kasaları gösterdi. O bölüm 50 kuruşmuş… Hanım oraya gitti “pıt pıt” seri olarak seçiyor. Bana da bir güven geldi, minik serçeninki gibi… Hemen oraya yöneldim ve törenimi orada sürdürdüm. Hanım seçti bitirdi. Tarttılar, 4 kilo olmuş. Birazdan ben de uzattım. Daha iki kilo bile yok. Hırs yaptım 4 kilo da ben alacağım. O dört kilo tamamlanana dek, tarafımdan… Hanım bir dört kilo daha seçmek üzere hamle yaptı. Seçme işlemim dumura uğradı. Şöyle ufacık, tefecik bir kadın. Yüklendi gitti… Ben onu seyredeğim diye dördü güçlükle tamamladım. Mercedes’ime koydum.
Evde arabayı boşaltıyorum… Ne aralıkta almışım ben tüm bunları… Ayıklanıp önce torbalara, ardından dondurucuya konulacak… Birbirimize bakakaldık, mutfakta yığılı poşetlerdeki sebzelerle… Bakmakla kalmayıp sonuçlandırdık işimizi. Bir bölümü de dondurucu yerine ateşle buluştu.
Dinlenmek için bilgisayarımın başına oturdum. Aklımda “Amazon kadınlar”… Sebze ayıklıyorlar mıydı? Turşu yapıyorlar mıydı? Pazara çıkıyorlar mıydı? İlk işim onları araştırmak. Vikipedi’den okuyorum, “Tarım, avcılık, savaşçılık konularında eğitilirlerdi” diyor. İsimlerini okumak başlı başına bir beceri… Penthesilea, Hippolyte, Melanippe, Thalestris, Otrera, Antiope gibi. Okudukça o denli acımasız olamayacağıma karar veriyorum. Örneğin “Hippolyte, babası savaş tanrısı Ares tarafından verilmiş olan büyülü kemer sahibi Amazon kraliçesi.” diye bir bilgi var. Rahmetli babam da savaş tanrısı falan değildi… Amazon olamadın, otur sebzeni ayıkla…
Bir günün daha sonuna geldik, bu kısır döngüde…
Sevgiyle kalın.
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 51, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın