11 Mayıs, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Gülfem Hatun yokuşunda… küçük bir kız yaşardı” gerçek öyküsündeki küçük kıza deselerdi o günlerde “Senin bir amatör eserin marangoz amcanın dükkânında sergilenecek.” diye… Sizce anlar mıydı ve de inanır mıydı???

Evet!!! Küçüklüğümde çevresinde dolandığım, şu anda eserlerin sergilendiği odanın birinde, ben neredeyse yarım asır önce ödevim olan küp, küre, üçgen prizma gibi geometrik şekillerimi yapmak için uğraş veren marangoz amcayı, bir sandalye üzerine oturmuş ayaklarımı sallaya sallaya merak ve beğeniyle izliyordum… Bu bina o zamanlar ve restore edilene dek, ne olduğunu bilmediğim vîran bir taş yapıydı…

Oysa bu taş yapı Fatih’in Mahkemesi’ydi…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Görevli

Foto:Görevli

Araştırınca değişik anlatımlarla öykülerine rast geldim… Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde yazıldığını anlatan bu öykü şöyle gelişiyor… Fatih Sultan Mehmet İstanbul’un fethinden sonra şânına yakışır, gücünün simgesi bir “selatin cami” yapılması için mimar, Sinaüddin Atik Sinan olarak bilinen Yusuf bin Abdullah’ı görevlendirir (ki Fatih Camisi’nin de Havariyun kilisesinin yıkıntıları üzerine yapıldığını öğrendim bu arada). Ancak cami yapımı bitince Ayasofya’dan alçak olduğunu görerek öfkelenir. Mimarın nedeni “deprem nedeniyle yıkılma olasılığına karşılık iki sütunu Ayasofya’dan ikişer arşın kısa tuttuğu”dur. Özürü kabahatinden beter diyerek, Fatih Sultan Mehmet mimarın elini bileğinden kestirir.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Mimar padişah aleyhine dava açar. Fakat ne Galata ne de Eyüp kadılığı padişahı yargılamayı göze alamaz. Şikâyeti Üsküdar Kadısı Hızır Bey kabul eder, davayı açar ve mahkeme yeri de işte Fatih’in Mahkemesi’dir. Mahkemede celb edilen büyük padişah baş köşeye geçmek istediyse de davacıyla birlikte mahkeme huzurunda ayakta bekletilir. Yargılama sonunda padişah suçlu bulunur. Ceza olarak mimara yapılan haksızlığın aynısının tatbik edilmesine yani padişahın elinin kesilmesine karar verilir. Rum mimar mahkemenin verdiği bu büyük karar karşısında şaşkına döner ve davasından feragat eder.

Tuğba Oğuzcan Foto:Fatma Çetin

Tuğba Oğuzcan Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Mimar kısası istemediği için Fatih günde 10 altın tazminata mahkûm olur ve tazminatı kendiliğinden 20 altına çıkarır. Böylece padişahın eli kesilmekten kurtulur. Evliya Çelebi’nin aktardığına göre karardan sonra Fatih çıkardığı demir sopayı kadıya göstererek;
“Eğer sen Allah’ın hükmünü uygulamayıp elimi kesmeye beni mahkum etmeseydin bununla başını paramparça ederdim.” der.
Kadı Hızır Bey de sakladığı kamayı çıkararak cevap verir:
“Sen de benim hükmümü kabul etmeseydin ben de bununla seni delik deşik ederdim.”

Anlatım burada bitiyor…  http://www.ayniturku.com ve http://www.belgehaber.com sitelerinden yararlandım… Teşekkürler ediyorum… (Bir de ayrıntı… Mimarın elinin kesilmesiyle sonuçlanan aldığı önleme karşın, Fatih Camisi İstanbul’da meydana gelen depremlerden hasar görüyor ve 1766 yılında yaşanan depremin ardından harabe haline geliyor. Cami, Sultan III. Mustafa tarafından, 1767 ve 1771 yılları arasında Mimar Mehmed Tahir Ağa’ya yeniden inşa ettiriliyor. Ve hatta 17 Ağustos 1999′daki Marmara depreminde de ağır hasar oluşmuş.)

Eser ve foto:Fatma Çetin

Eser ve foto:Fatma Çetin

Geçtiğimiz nisan ayının son günlerinde Hüsn-ü Hat hocam Leyla Arlı hanım telefon etti ve sergimizin olacağını, bir eserimi çerçeveletip getirmemi söyledi… Öyle de yaptım… Serginin açılışında sevgili bir dost ile oradaydık ama benim eser yoktu… Şaşırdım ve soruşturdum… Katılım çok fazla olduğu için dönüşümlü sergileneceğini öğrendim… Ne yazık ki seçim için hocamız da orada bulunamamıştı… Gelen can dostlarım da oldu ve buradan hepsine sevgilerimi gönderiyorum, ayaklarına sağlık…

Doğal olarak dönüşümde eserler yer değiştirdi ve şu an benim amatör eserim de sergilenmekte… “meded dehilike yâ resulûllah” Cel-i sülüs bir hat yazısı… Değişik bir duygu… Sergiden öte bir durum söz konusu… Doğup büyüdüğüm ve benim için geçmişe dönük anlamı olan, çok anılar çağrıştıran sokağımda olduğundan… Böyle bir durumu aklıma bile getiremediğimden…

Yaşam çok değişik şekillerde biçimleniyor… Engellenebilenlenler ve önüne geçemediklerimiz… Değerli bir dostumun dediği gibi “rastlantı ile kader hep birbirine karıştırılmıştır”… Aslında bu konu bile kendi başına konuşulup, tartışılıp uzun uzun yazılacak denli geniş kapsamlıdır…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Yarım asır sonra, doğduğun sokağın köşesinde kaymakamın restore edilen evinde bir kurs açılır… Arapça ile başlarsın, Osmanlıca ile sürdürür ve aralarına Hüsn-ü Hat’ı da katarsın… Ders aralarında arka pencerelerden büyüdüğün bahçeyi gözlersin… Arada yokuşuna tırmanır, artık yanmış ve yerini otoparkın almış olduğu doğduğun yere bakarsın… Orada ahşap bir ev yükselir, hayalinde… Canlanır birden ve eve girersin… Ablalarının seslerini, babaannenin size söylenişini duyarsın… Kapı eşiğinde, basamaklarda oturuşunu görürsün… Bahçesindeki çiçekleri ve yanına yaklaşılması yasak olan kuyuyu… Yokuşa bakar sivri taş ararsın, alnındaki izin oluşumuna neden olan… O da bir hayaldir artık… Arasında otların, çiçeklerin fışkırdığı, düzensiz taşlardan oluşan sevimli yokuşun… Şu an asker gibi dizilmiş taşların, betondan oluşan sevimsiz gri dikilen apartmanların gerçeğine karşın…

Özlemler hiç bitmeyecek… Kimi gelmiş geçmiş anılarda ve kimi geleceğe yönelik umutlarda gizlenmiş… Öyleyse ne yapalım??? Ne geçmişe dalıp yitirilenlere (ki bu zamanı da kapsasın) takılı kalarak hayıflanalım… Ne de oluşan durumlara kaygılarla, geleceğe ilişkin umutlarımızı yitirelim…

Her şey gönlümüzce olsun…

Sevgiyle kalın…

Not: Sergi süresi 20 Mayısa dek uzatılmıştır.

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 244, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın