1 Mayıs, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Alihan Çetin

Foto:Alihan Çetin

“Acısıyla tatlısıyla, hayat akıp gidiyor” cümlesi sıklıkla söylenen ve yazılıp işlenen bir cümledir. Bazı kez  “Göz açıp kapayıncaya dek, geçip gitti yaşam” da demekteyiz. Biz… Biz kimler? Yaşı kemâle erip de sınıra yolculukta ister istemez koltuk sahibi olanlar… Geri gidiş yok… Hep ileriye… Kolunu şöyle dimdik uzatacaksın, işaret parmağın da uzanır durumda olacak… O yönde ileri marş! Nereye döndürdüysen artık, dümdüz ilerle… Dağları, bayırları aşacaksın… Takılı kalmak, yoruldum demek lüksü yok… Doğdun, düştün yola… Dinlenceye dek, sürdüreceksin…

Şimdi kendime şaştım işte… Hiç ilgisi olmayan düşüncelerle oturdum yazmaya, nereden fışkırıp da geldi döküldü yukarıdaki paragraf yazıya… “Akıl Oyunları” gibi bu da “Akıl sıçramaları” ya da “Bilinçaltı oyunları” olarak geldi, baş köşeye kuruldu… Kalsın… Üstü de kalsın, bahşiş gibi…

Bahar geldi, açılan açıldı, etrafa neşe saçıldı günlerin birinde, benim meşhur kış balkonumun bahçesini çiçeklendirmek ve artık orada oturabileceğim geçti içimden… Önce semt pazarımızdan papatya ve adını konduramadığım çiçekler alıp geldim… Bahçenin köşesinde erguvan var… Açmasını beklemek beyhude… Kış günü açmakta direnen gülümü budayan el, erguvan ağacını da öyle bir budamış ki garibim çiçeklenmeye çabalıyor, tomurcuklar veriyor ama görüntü içler acısı… Çıplak bir ağaç gövdesi ve kendini kıyımdan kurtarabilen birkaç kalın dal… Üzerinde saçkırana uğramış başta kalan birkaç tutam saç gibi birkaç öbek morluk…

Toprakta ise kardan kendini kurtaramamış papatyalarım, az yapraklı sardunyanın yaşam çırpınışları ve geçen yıl açacak diye beklediğim ama yerin yedi kat dibine dikildiğinden, koca yaz bekle bekle çıkmayan soğanlı çiçeklerin bu yaza çıkmak üzere “merhaba” diyerek uzattıkları başları… Alıp geldiğim çiçekleri ben dikeceğim bu kez… Bir alışveriş yerinden aldığım şeffaf kabı olan ve her birinin boyu 50 cm. bulmayan edevatlarımı aldım, bahçeye çıktım… Küreğimsi, keserimsi ve tırmığımsı üç adet âlet… O papatyaları söküp çıkardım, sardunyayı temizledim, birkaç ot yoldum… Çalıştığım alan 2-2.5 metrekare bir yer, açacağım yedi adet çukur… Bahçenin öteki yerine gücüm yetmez zaten de şurayı bir becerebilsem diyorum içimden… Apartmanda oturanlardan bir kadın geliyor “İnsan toprakla uğraşmayı özlüyor, değil mi?” diyor bana… Oysa gerçek olan benim ilk kez bu işe kalkışmış olmam… İtiraf ediyorum…

Keserimsiyle becerip birkaç ot kestim, tırmığımsı ile o otları toparladım ve küreğimsi ile bir avuçluk çukurlar açıp üç yeni papatya, dört adını bilmediğim çiçek tarafımdan dikildi… Bu arada topraktan çıkan yaratıkları görünce tepki verildi, savaşıldı ve olay tamamlandı… Minicik saksıda çiçek sulanan ucundan arazöz gibi su çıkan nesneyle can suları da verildi… Görevim tamamlandı… Komik ama ikinci haftaları ve hepsi de tuttu… Papatyalarım açmaya başladı bile… ;)

Çevrelerinde çim ya da yonca olsun diye bir düşünce aldı beni… Geçen hafta kurs için Üsküdar’a indiğim günlerin birinde köklü çiçek satan dükkan aradım, bulamadım… Soruşturuyorum “fidanlığa gitme önerileri” geliyor… Aklıma yıllar önce zirai ürünler satan bir dükkan geldi… Buldum da… Ancak dükkanın yarısından çoğunda artık kedi, köpek maması ve aksesuarı satılmakta… Çimin de yoncanın da Avrupa’sı varmış… Avrupalılığım gelmedi, yerli yonca tohumu aldım… Nasıl ekilir tohumlar, onu da öğrendim…

Bir haftadır bahçe bana, ben ona baktık durduk… Artık tohumların poşetinde yoncaya dönüşeceğini düşünüyordum ki bugün sürpriiizzz… Görevlimiz bahçeye bakım yapıyor… Gerçek tırmık ve adını bilemediğim kullandıkları ile hızla bitirdi üstelik… Güllerin, ortancaların dipleri kabartılmış, apartmanın bir yanı boyunca uzanan yabanıl otlar falan temizlenmiş… Olaya el koydum ve yonca tohumlarını da devreye… İçten içe ekmeye kalkışmayışımda haklıymışım… Yerleri havalandırmak kim ben kim? Hele tohumu ekerken yaptığı… Şöyle avucuna alıyor, serpe serpe ilerliyor… “Hımm!” dedim izlerken… “Demek böyle ekilecek”… “Abla, ıspanak gibi” dedi… Burada ıspanak ben olmuyorum da ekiliş biçimini anlatımın kısaltılmışı oluyor… Hani kendime açıklayayım dediydim… :)

İşlem tamam değil, daha can suları verilecek… Güzelce suladı ve “Bahçe hortumunu şöyle yakına bırakıyorum, siz de arada su verin” diye talimatımı da aldım… Çaresine bakacağızdır… Yan apartman görevlisi geçen yaz da yaptığı gibi kendi bahçelerine verirken es geçmeyecektir… Diye içimden geçirirken bir baktım bahçeyi mesken tutmuş iki kumru pıt pıt bizim tohumları yemekteler… Eh! Üzülüp de aç kalmasınlar diye Maşuk’un yemlerinden verirsen olacağı buydu… Haydiii!! Serçeler de yemek için eşliğe gelmezler mi? Tohumların bir bölümü açıkta anlaşılan… Korkuluk olup ortaya dikilsem mi ki??? “Ne yapalım, kalan sağlar bizimdir” dedim… Elleşmedim…

Bakalım ne olacak yoncalar? Yaşayıp göreceğiz…

Sevgiyle kalın…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 46, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın