17 Nisan, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Yaşam ertelediklerimizle dolu olarak geçip gidiyor… Kimi kez üzerimize çöken ağırlığa bağlıyoruz… Kimi kez iş yoğunluğumuza… Kimi kez de moral çöküntüsüyle ilişkilendiriyoruz erteleyişlerimizi… Oysa zaman hiç durmuyor ve akıp gidiyor…

Evden uzağa gitmeyi, bir başka yatakta ve yastıkta yatmayı yadırgarım… Kısa süreli olur gidişlerim ve ben döneceğime yakın daha yeni alışıyor olurum bu duruma… Değişikliklere pek de açık olduğum söylenemez demek ki çoğu kez yastığa beş kala başı, uyumaya başlayanlara da özenirim…

Büyük kasabaya düştü yolum… Yani başkent denilen Ankara’ya… İstanbul’da doğup, bu yaşa dek İstanbul’u mesken tutmuş bana öyle geliyor… Kimse kusura bakmasın… Yok düzenliymiş, yok trafik öyleymiş, insanı böyleymiş… Boş geliyor… Karmaşası bile olsa seviyorum canım İstanbul’umu… Kim demişse iyi demiş “Ankara’nın nesi güzel? İstanbul’a dönmesi” diyerek…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Otobüsler aşmış artık… Kendinize ait mini TV de  müzik dinleyebiliyor, resim ve film izleyebiliyor ya da sınırlı sayıda kanal seçebiliyorsunuz… İnternet bağlantısı da bulunmakta… Bir kötü yanı, bunlara kaptırınca çevreye bakamıyor ve evde bilgisayar başında oturuyor gibi oluyor…  Ayrımı ise bir oraya bir buraya parmak dokundurmak… Çünkü ekran dokunmatik… Servis deseniz su dağıtımıyla başlıyor; çay, kahve, yiyecek diye sürüyor… Ortada dolanan host ya da hostesin yol boyu işi zor… Mola yerinde yine ille de bir şey yiyip içmek zorunlu gibi geliyor… Otobüse binince yine su servisiyle başlayan aynı dağıtım… Oyalanmak, bir şeyler yapıyor olmak mı ne istiyor insan? Sürekli devinim… Ayaklar dışında… Bu aralar dikkatimi çeken durum ise hosteslerin olmaması… Sürekli host durumları… “Dayanıksızlık mı acaba?” diyeceğim… Bunu sormak gerek… İlginç geldi…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Ankara ile ilginç bir şey yazamıyorum… Gezelim diye gittiğimiz yerler doğayı tanıtım oluyor… Uzaklara evler kondurulmuş, bahçe içinde… Kişiye özel… Moda bu sanırım orada… Yayılmakta orası da… Yine de git git belli alanı kapsıyor… Bizim karmaşamıza ulaşmaları için daha çok uğraşmaları gerek… O karmaşada bile bir sıcaklığı var bizim buraların… Ankara’da en lüks yerde bir çay içeceğime, Şemsipaşa sahilinde Kız Kulesi’ne bakarak simitle çay içmeyi yeğlerim… “Zevkler ve renkler” durumları…

İlk gün kendimi eleştirdim bu düşüncelerim nedeniyle… “Evin neredeyse orada yaşanır işte” diyerek… İkinci güne “İstanbul’um” diyerek başladım… Ablamın evinde balkondan bakıyoruz… “İşte burası Boğaz” diyerek bir yeri mimliyoruz… Yemeğe çıkıyoruz, kardeşim gece gece ışıktan bir dizi bulmuş, orası da “Boğaz Köprüsü” oluyor… Belli ki onlar da özlemlerini bu yolla gideriyorlar… Tevekkeli değil, iki günlük tatil olsa solukları İstanbul’da… Hele ki ablam… Yılın yarısını bir bahaneyle neredeyse İstanbul’da geçirmekte…

Demek ki neymiş? Ankara’nın nesi güzelmiş? İstanbul’a dönmesi…

Foto :Fatma Çetin

Foto :Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

İzmit’te denizin ucunu gördüm “Oh!!! Şükür Allah’a” dedim… Dört gün yetti, uzaklaşmama… Değişikliklere de açık olamayınca… Şöyle bir gevşeyip, koltuğa yayıldım… Alışkanlıklarıma dönüyorum… İnsanın evi gibisi yok… Ne yaşarsan yaşa, koşulların ne olursa olsun… Ayrımsız… Bülbülü altın kafese mi koydulardı ne??? Vatanım demedi mi??? Bir de değerini bilebilsek… Elden gittikten sonra dövünmenin bir anlamı olmadığını da… Ayrımında değiliz ne yazık ki!!! Her anlamda!!!

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

R.Şanal’ın “Kuantum Olumlama-Konuşurken Yaratmak” kitabına gereksinim duydum… Esneklik “Seçenekler sonsuzdur ve benim gücüm de.”… bölümünü okumalıyım bu aralar, gerek çünkü…

“Sınırlarımı her an geliştirmeye hazırım.
Hayatın yeni mesajlarına kendimi açarak gerektiğinde değişme esnekliğini gösteririm.

Olaylara çok boyutlu bakarım. Ve seçenekleri görürüm.
Değişmem gerektiğinde açılıp-genişler, çoğalıp-büyürüm.

Bilge tarafım her zaman bana yeni seçenekler sunmak için hazır bekler.

Bir işi yapmanın bir çok yolu vardır.
Hayatla uyum sağlamanın da bir çok yolu.
Bir sorunu çözmenin bir çok yolu.

Esneyerek güçlenirim. Sık sık olduğumdan başka bir şey olmanın yolunu bulurum.
Akıp giden bir nehir gibi, bulunduğu kabın şeklini alan ama hep aynı kalan su gibi esnerim.

Koşullar değiştikçe onlara uyum sağlamak için bir yol olduğunu bilirim ve her uyum sağlama işlemi beni daha güçlü ve akıllı yapar.

Olaylara direnip, onlara doğrudan karşı çıkmak yerine, olayları kendi lehime kullanırım.
Bazen durup bekleyerek, bazen de hızlı hızlı akarak ilerleyen bir nehir gibi sonunda denize ulaşırım.

Durup geri çekilir ve bakarım. Ne olmuş ve olmaktadır. Durup geri çekilir ve bakarım, başka neyi, nasıl yapacağımı bilmek için.

Her an yeni fırsatların önüme çıkacağını bilerek ilerlerken otomatik bir dikkatle.”

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Evet! Başucu kitaplarımdan biridir benim ve aralıklarla da baş vurduğum… Bugün böyle duyumsadım ve bir bölümünü dostlarımla da paylaşmak istedim…

Yazmaya başladığım ve ne yazacağımı bilemediğim ilk yazılarımda bir deyiş paylaşmıştım… Şimdi onu öyküsüyle bir kez daha anımsamak istiyorum…

“Rüzgârın Önünde Bir Çalı

Rüzgârın önünde bir ağaç. Heybetli ve güçlü. Rüzgâr esti, ağaç dikildi. Rüzgâr esti, ağaç dikildi ve sonunda ağaç devrildi.

Rüzgârın önünde bir çalı. Rüzgâr esti, çalı yattı. Rüzgâr esti, çalı yattı ve sıkıca toprağa tutunarak. Rüzgâr esti, çalı yattı ve rüzgâr dindi, çalı doğruldu yeniden.”

Yukarıdaki alıntı da R.Şanal’ın kitabından… Bense bu örneği;
“Meşe gibi mukavemet etmeyin.
Söğüt gibi eğilin.”
olarak yazmıştım.

Ara ara gereksinim duyarım, tüm bunları okumaya… Ama uygulamada oldukça zorlandığımı açıklıkla söyleyebilirim… Yine de anımsamak ve uygulayabilmek amaçlı sıklıkla okumaktayım bu aralar…

Sevgiyle kalın…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 71, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın