31 Mart, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Değer Altunay

Foto:Değer Altunay

İstanbul’um yedi tepe… İnişli çıkışlı yollar… Bizim ev Acıbadem’de… Çamlıca Dağ(cığ)ı’nın eteklerine konuşlanmış evler… Ağız alışkanlığı bile yapmışız “caddeye çıkıyoruz” diyerek… O tırmanışlarımda, dağlık bayırlık yerde sırtında yüküyle çıkışlarını düşlerim, TV deki görünümleriyle hemcinslerimin… Sırtında çalı çırpı, belki de başka yükleriyle… Bana zor geldiğine söylenirim “ya onlara” diyerek… Metreye vursan daha da söylenesi…

Taslaklarım oluşmuş bir dolu… Yaz komutu vermeden gözüme çarpan… Başlıkları ve içerikleri inişli çıkışlı… İstanbul’umun yolları gibi… TV de izlediğim toplum gerçeklerine baktığımda söylendiğim “ya onlara” diyerek… Acıya vursan daha da söylenesi…

Herkesin tepkisi kendine özgü… Alınganlık ve hassaslık anlamı apayrı sözcükler… Ancak nedense çoğunlukla iç içe geçmiş gibi duyumsanan… Alınganlıkta özgüven eksikliği ile betimlenenin, duyarlılığın abartılmasıyla o konumla özdeşleştirilmesi… Karmaşa… Aynı İstanbul’umun iniş çıkışları gibi… Aynı taslaklarımın içeriğini anımsatan…

Med-cezir… Gel-git… Salınımlar… Terazi burcumun özellikleri… Kefelerimin salınımları… Hani bir tüy düşse bozulan dengelerim benim… Kuyumcu terazisi duyarlılığında… Böylesi zor… Uyum!!! Elden geldiğince… Süre!!! En kısaya ayarlanmış… Sanırım… Uzunluğunun geçmişte kaldığı düşünülmek istenilen… Bulutların üstünden lavlara dek inebilen bir beceri… Öylesi olmasın dileklerinin, dudaklardan döküldüğü…

Güneşli bir gündü, özlenen… Bugün, merhaba diyen… Ilık bir mahmurlukla, çıkışıma yardımcı bir ısı… Özlemişim, özlemişiz… Bir dolu benden gördüm yürüdüğüm sürece… Gülümseyen yüzler… Sıcak iletişim… Mutluluk… Umarım…

İşlerimi bitirip bugün bize gelecek küçüğümle buluşmayı istiyorum… Annelik… Evi, evdeki yemek işimi es geçiyorum… Kısa sürede başarırım o işi ben… Kurs dönüşü mola mekânlarımdan birini istiyor içim… Daha yeni gitmiştim ben oraya ve telefonla konuştuğumda işteydi, yorgundu, artık evden uzaktaydı… Burulmuştum… Alışkanlıklardan vazgeçilir ama unutulur mu? Özlenmez mi? İstedim onunla yineleyelim eski günlerden birini… Buluştuk…

Bir söz vardır “Erken kalkan yol alır” denilen… Erken yola çıkan da erkenden yorulur… Sorumluluk… Bilincinde olunup  yükleniliyorsa, özveri tek taraflıysa, biz değil ben hükümdeyse… Uzayıp gidiyorsa… İniş ve çıkışlarla dolu yolda tökezlenmeden yürümek beceri ister…  Bu uğurda emeğin tek kişiye özgün olmaması dileği, dudak ucuna yerleşiktir…

Taslaklarım benim… Dile gelemeyeceksiniz… Özelsiniz… Benimlesiniz…

Bu kez mola mekânlarımdan Görgülü’yü seçtim… Üst pano aralanmış, camlar tümüyle açılmış… Kenarlara renkli çiçekler dikilmiş… Güneş de olduğu gibi içeride… Cıvıl cıvıl… Pastayı seçti oğlum ve ben aynısını istedim… Birer de çay yanına… Yedik, içtik söyleştik… Ne mutlu… Özlemişim… O da kalktığımızda sarıldı bana… Belli etmez duygularını ama açık verdi işte… Can çocuklarım benim…

Evlât sevgisinin tanımı yok… Dilediğiniz kadar kızsanız da, bir süre sonra yok oluveriyor… Allah böyle bir özellikle donatmış… Biraz ötemizdeki masada bir anne ve kızı oturuyordu… Tanıdım… Yazmıştım ben onları bir yazımda… Down sendromlu bir kız… Yaşı gelmiş geçmiş… Annenin kafası titriyor olmuş artık… İyice çökmüş… Yaşayan bilir… Anlıyorum demek boş… Gelen geçen arabalara bakıyorlar ve konuşuyorlar ara ara… Sakince oturuyor, arada sağa sola bakıyor… Çok hassas ve kırılgandı konuştuğumuzda da… Ve annesi onunla ilgili hayallerini sürdürüyordu… Yine de aynı durumda… Kızına bakarken gözlerindeki anlam yükü ezip geçti beni, deldi yüreğimi… Yine ve yine… Umutlar hiç tükenmiyor… Bir kitap vardır “Önce Hayaller Ölür” adında Harold Robins’in… Adını belleğime kazıdığım… En bırakıp gideceğim anlarda aklıma getirdiğim… Öyle bir şey işte…

İnişler çıkışlar hiç bitmeyecek misiniz?

Zaman hızla akıp gidiyor… Nereye? Ve gerçekten hızla mı akıyor? Göreceli…

Geçen Osmanlıca dersinde hocamız kum saati örneğini verdi… Yaşam başlar, kumlar da akmaya… Son kum tanesi ile yitip giden bir süre… Ters çevrilmesi olmayan… Start-stop… Sınıf yoğundu ve havada asılı kaldı sözleri… Belki de duymak istenilmediğinden boğuntuya getirilen… Öyle mi oysa? Üzerine binlerce kelimeyle nakış gibi işlenecek bir örnek… Onlarca ağızdan çıkan abuk sorularla bastırılan gerçekler…

Yola koyulduk oğlumla, batmamış güneşte… “Yemek yapacağım.” dedim… “Sorun etme anne.” dedi… Yolumuzu uzattık, yüncüme merhaba dedim, tanıştırdım onu… Bir alışveriş merkezine girdik… “Seç” dedim, ne istiyorsa… Çocukluğundaki gibi… Özlemişiz… Salına salına eve döndük ve kendimi mutfakla bütünleştirdim… Kısa sürede de bitirdim, kısa sürede tükenecekleri…

Devir teslim… Sıra onlarda… Heyecan yaşıyorlar onlar da… Gelecek bir yeni doğan… Anlayacaklar… Döngü bu… Anlasınlar da…

Hiç dümdüz bir yol gördünüz mü? Sanmıyorum… Uzaktan görünümü öyle geliyor olsa da yaklaştıkça o düz sandığınız satıhta bile irili ufaklı çukur ve tümseklere rast gelirsiniz… Yaşam bu işte! İniş, çıkış, çukur ve tümsekler… Ve bu yolda sarsılınsa da, yorulunsa da ayakta kalabilme çabaları…

Sevgiyle kalın…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 107, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın