
Foto:Fatma Çetin
Geçen hafta Osmanlıca kursuna gidememiştim… Evimizdeki en küçük(!) çocuk yine hastalıkla boğuşmamızı ve bir acil yolu yapmamızı özlemiş sanırım… Ertesi gün sıra arkadaşım ve hafta içinde Osmanlıca hocam aradı “Süleymaniye Kütüphanesi’ne gideceğiz cuma günü” diyerek… Ben heveslendim de durumlar ne gösterir, beklemedeydim… Hem Hüsn-ü hat kursuma ve hem de kütüphane gezime gidebildim… Kontrolu boş günüme denk getirerek… Şükür!!!
Arkadaşlar kurs binasında toplandı, bense onları vapur iskelesinde beklemeyi yeğledim… İyi de olmuş… Şu çok sevdiğim kâğıt helvamı çocuklar gibi sevinçle yiyerek tek başınalığın keyfini sürerken, bir de iki sokak köpeğinin soğuk savaşını izledim… Ufak tefek olanı, kendinin birbuçuk misli büyüklüğündekini alanına sokmuyor… Dişlerini gösterip babalanıyor, koca köpek resmen korkuyor… Aslında şöyle bir varsa üstüne, kazanacak savaşı… Neden acıklı acıklı seslerle yanına gitmeyi istediğini de anlayamadım… Ufaklığın belirlediği alan Üsküdar-Beşiktaş İskelesi’nin önü de, bomboş… Yiyecek neyim yok… Yalnızca yayılıp oturmuş ufaklık… Büyük olan, o herkesi korkutan gövdesiyle bir sağa bir sola koşturuyor… Bir de kedi kovaladı garibim… Millet korkuyor, oysa o insanlara sırnaşıp kendini sevdirmek istermiş meğer…
Gençten bir kız ufaklığı sevmeye başladı… O hırlayan köpek gitti, yerine mırıl mırıl bir hayvan geldi… Gıdısını uzattı, okşatıyor kendini… Neredeyse yerlere yatıp yuvarlanacak… Birazdan koca köpek geldi… Gözlerindeki bakışı unutmak olası değil… Nasıl bir özlemle bakıyor o sevgi gösterisine… Neredeyse dile gelip “beni de sev, okşa” diyecek genç kıza… Bir ağlamadığı kaldı… Canım yaa!!!
Sevdirmek için kendini zorlamamak gerekmiş, köpecik… “Cool” takılıp, ağır satacaksın kendini demek… Bir özelliğin olmasa da bir şey sanacaklar seni… Yoksa gösterişin ve becerin de olsa… Ortalıkta koşturuyor da olsan… Hırlamayarak, efendice yaklaşmak da istesen… Olmuyormuş… Olmuyor işte… Zorla güzellik…
Dalmışken ben onlara, aklıma geldi yolculuğum… Tam zamanında çevreme bakmışım ki gözüme çarptı kalabalık… Arkadaşçığım beni telefonla da aramıştı ve iskele önünde de bakınırmış… Yanlarına doğru koşturdum… Bir bölümü girmiş bile vapura… Birkaçı geldi sarıldı… Gitmediğim yalnızca bir haftaydı oysa… Özlemişler… Biz geçen yıldan iki sınıf birleşmiştik… Herkesi tanımıyorum ama bir tanesi de yanıma gelip “Hocaya sizi sordum. Geleceğinizi öğrenince sevindim” dedi… İlginçti… Duygularımı şu an tartmak aklıma geldi… Sınıfa daha dikkatli bakmalıyım… O hanımı hiç görmemişim ben… Oysa o beni merak bile etmiş…
Bir ilginçlik de kütüphane müdürüne “Bir sitem var. Bugünü yazacağım ve siz anlatırken çektiğim fotoğrafınızı da koyacağım” diye izin istediğimde sitemin adını soran arkadaş… “Bir Anne” dediğimde ise “Adı “Bin Anne” olmalıydı” dedi… Sanırım kalabalık grubumuzda birçok anne vardı diye aklından o an öyle geçti… Onu anımsadım ama adını bilmiyordum… Efendi, sessiz, iyi bir kişi olarak yer etmiş aklımda… Sonrasında bize yol tarif etti, caminin kapısını gösterdi… Teşekkür etmek için utana sıkıla adını sordum… Zayıf yanım bu olsa gerek… Bu konulardaki dikkatsizliğim… Gerçekten onlar nasıl tanıyorlar??? Bu benim 100 puanlık sorum olsun…
Topluca vapura binildi… Sanıyormuşuz… Oysa bir kişi yetişememiş… Olsun denildi… “Türkoloji mezunu ve biliyor orayı, gelir” diyerek içler de rahat ettirildi… Vapur da bir kalabalık… Gruplar olarak duruldu zorunlu… Bir haftanın özeti… Hastamızın neyi varmış? İyileşiyor mu? Söyleştik durduk… Sıra arkadaşım, birbirimizi kolladığımız kızım da vapurda ikimizin suyumuzu aldı, çantamıza koyduk… Eh! Ben kâğıt helvamı da yemiştim… Hazırdık artık…
Vapurdan inince “herkes tamam mı?” durumları yaşandı… Yürürken yanlışlıkla merdiven tırmananlar oradan indirildi… Biz Sirkeci tramvay durağına ulaştık sonunda… Birlikte olmak isteyenler neredeyse elele tutaşacaklar, aman kalabalığa karışmayalım modunda… Bir heyecan… Dayanamadım artık, orada kahkahayı patlattım… Hani “ilkokulda geziye çıkarılan bebeler gibiyiz” diyerek… Tramvay gelince aynı kompartımana binmişiz… Gözler fıldır fıldır araştırıyor, “o da içeride mi?” modunda…
Beyazıt’ta indik ve yürümeye başladık… Herkesin hızı eşit değil ki… Yine küme küme yürünüyor… Ben etrafımı seyrederek yürümeyi seçtim… Tamam Süleymaniye Kütüphanesi hedefimiz de, kilitlenemem dedim… Çevremi de göreceğim… Hocamızın mavi şalını hizaladık, ara ara bakıp gözden yitirmemeye çalışıyoruz… Ben ve arkadaş grubum…
Bölük pörçük olarak, kimi arkadaşlar da ağır tutarak yolu bizimle bir iki söz ederek… Kütüphanenin kapısına dek geldik… Benim için hızlı bir gidiş bile oldu… Çünkü öğrencilik yıllarım aklıma gelmiş, içten içe anılara dalmış, hem iç geçiriyor ve yetmiyor hem de “Ah! O günlerim.” diye dıştan da söyleniyordum… Gerçekten duygulanımlarımı tutamadım… Ben böyle yaşarım işte… Mantığın ağır bastığı gerçekçi kişiliğimle bütünleşen düş dünyam benim… Duygusallığımın tavan durumları… Bu kişiliğimi seviyorum… Hiç de örselemiyorum… Sonuna dek yaşıyorum, tüm duygulanımlarımı… Göstermekten de kaçınmıyorum… Duygular, duygulanımlar bence örselenmemeli… Bastırıldıkça sonunda patlamaya dönüşmeden; gereğinde, gereğince yaşanmalı…
Kaptırıp gideceğimi bildiğimden, Süleymaniye Kütüphanesi’ne gidiş yolculuğumuzu ayrı yazmak istedim… Ki orada anlatılanları ve gördüklerimi de dilediğimce yazabileyim…
Az sonra…
Sevgiyle kalın…
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 326, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın