2 Mart, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Değer Altunay

Foto:Değer Altunay

“Başsağlığı dilemek”… Amacımız buydu… Yola çıktık annem, ablam ve ben… Âdettendir, boş da gidilmez… Biz de aldık… Bunlar işin başlangıcı ve kolay tarafı… Ya yitimi olan eve gittiğimizde ne yapacağız? İşte zorun başlangıcı hep bu aşama olmuştur benim için… “Ne desem boş” lara varırım sonucunda… Akıp giden düşüncelerimde…

Yitip giden çocukluk arkadaşım… Annemin dediği “Kırkınız karıştı”… Neredeyse öyleymiş… Tam tamına 49 gün varmış aramızda… Onun annesi de eve vardığımızda söyledi…

Giden gitmiş de olsa yaşam sürüyor… Temizlik vardı evde… Hiç şaşırmadım… Henüz yara taptaze… Hani elinizi kesersiniz de acısını duyumsamazsınız ilk anlarda… Sonrasında inceden bir sızının başladığını duyumsar ve ancak bilincine varırsınız, artıp size acı vermeye başladığında… İşte öyle bir şey… O yara aslında hiç kapanmayacak bir ateş, için için işleyecek… Küllerin örttüğü sanılarak… Ufacık bir esintinin altındaki közü ortaya çıkardığı… Bilirim… “Allah acısını unutturmasın” dediğim canların yitiminden…

Anne iki büklüm, baba ayaklarını sürüyerek yürüyor… Sıralı olmayan bir ölüm işte… İsyan yok! Nefes sayısı bitmiş ve o gitmiş… De  “elimiz, ayağımız oydu” diyen de bu anne, baba… Şu gün bizde kalırdı, şunları bize alırdı, ….., çok hayırlı evlâttı… Söyleşiyorlar ama bu beklenmedik durumun henüz bilincinde değiller… Gelenler, gidenler, kalabalıklar… Hele bir zaman geçip de kalınca bir başlarına… Hele bekleyip de gelmediğinde… Hele… Hele… İşte o zaman kocaman bir sarsıntıyla uyanacaklar… Can çocuklarından ses seda yok… Gelip gittiği de… Özlem ağır bastığında varacaklar ayrımına… Allah sabır versin… Zor dostlar…

Rahmetli arkadaşımla beraber büyüdük ve lise yıllarında da ailece aralıklı da olsa görüştük. Sonrasında üniversite yılları, evlilik, çocuklar ve benzeri sebeplerle uzak kaldık, onunla da anne ve babasıyla da… Son gördüğüm yine böyle gencecik yitirdiğimiz onun akrabası ve benim de abla bildiğimin yitimiydi… Konuştuk… Nişanlı kızını tanıştırdı bana, düşünün uçup giden yılları… Ayaküstü “görüşelim” masalıyla ayrıldık birbirimizden… Ve yitim haberini aldım işte…

Bugün başsağlığı dileğine giderken düşündüklerimi, orada da açıklıkla söyledim…Yıllarca görüşme, neredeyse haberiniz olmasın birbirinizden, anne ve babasını ziyarete gitme ve böyle bir durumda git başsağlığı dile… Neden? İşte yaşam çok zor, çocuklarla uğraşıyorum, iş güç bitmiyor… bla, bla, bla… Bence affedilmez davranışlar içindeyiz… Komşuluk, arkadaşlık, büyükleri ziyaret gibi özel kavramlar yok olmakta hızla… Her güzelliği tüketmek zorunda mıyız biz? Alalım verelim ekonomiye can verelim… Tüketim toplumu olalım…İnsanlığımızı da tüketmeyi kapsıyor mu bu?

Pantolon yırtılınca yama yapılırdı eskiden… Annemin ve ablamların naylon çorabı kaçınca, o kaçan ilmek yakalanarak örülürdü… Gömlek yakaları ters yüz yapılır ve uzunca süre yine giyilirdi… Ablamlara küçük gelecek  ve benim giyebileceğim giysileri beklerdim ben… “Örmeci”ler vardı giysi yırtıldığında, hiç belli olmayacak şekilde ören zanaatçılar… Mevsimine göre sebze ve meyveleri de özlerdik biz… Erik şu ay çıkacak, karpuz kabuğu denize düşecek gibi beklentilerimiz de vardı bizim… Ve “Akşama müsaitseniz annemler size gelecek” diye haber de götürürdük komşularımıza… Bir sıcaklık vardı eskilerde… Bir kavuşma… Bir beklenti… Şimdiki doyumsuzluğa karşın…

Yitim haberini aldığımda elimi alnıma götürdüm… Küçücükken Gülfem Yokuşu’nda rahmetli arkadaşımla koşmaca yarışında yardığım alnım ve kalan izine… Sessiz ve sakin bir erkek çocuktu… Kapının eşiğinde otururken onu dürtükleyerek “Beni geçemezsin” demiş ve kızdırmıştım… Zoraki kalkıp koşmaya başlamış, bense jet gibi fırlamış ve aynı hızla bir tümseğe takılıp yere çakılmıştım… Elim yine alnımda, o yarayı duyumsamakta şu an…

Biz büyüdük, koptuk birbirimizden… Avukat olduğunu duymuştum, bugün hâkim olduğunu öğrendim… Aslında anlatırlardı ara ara ama dinlemezdim bile… Yine bugün çevresinde de çok sevilen ve saygın biri olduğunu öğrendim arkadaşımın… Bu kez dinledim… Üzülerek ilgisizliklerime… Üzülerek ilgisizliklerimize… Neden ille de yitim ve hastalıklarda görür olduk artık birbirimizi? İlle de böyle bir durum mu oluşmalı, neredeyse akraba gibi olmuş komşuluklarımızda?

Orada karşılaştığım, onun akrabası olan arkadaşım “Görüşelim” dedi… “Olur” dedim… Bu iki sözcük aklımda gidip geliyor şu an… Yazmayı bırakmış, ekrana boş boş bakmakta olduğumun ayrımına vardım… İki sözcük… Dört ve iki hece… Söylenmesi ne denli kolay… Uygulayabilecek miyiz? Uygulamalıyız!!!

Oturduğum apartmanı düşünüyorum… Yalnızca 10 daire… Kaçıyla görüşüyorum? Hiç söylemeyeyim daha iyi… Ya siz dostlar? Ne olduk böyle biz? TV, laptop, PC ve benim bilmediğim bir dolu bilgisayar oyunları… Sanal bir dünyanın bağımlılıkları… Dayatılan TV dizilerini gerçek sayarak, onlarla yaşayanlar… Kısaltılmış iletiler… Ve benzeri şeyler… Bu mu???

Arkadaşım, Allah rahmet eylesin. Yerin cennet olsun… Hiç değilse bu yazımla seni anmış ve yazılı düşünerek içimden geçenlerin bir bölümünü aktarmış olayım… Gerçekten üzgünüm…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 184, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

“Başsağlığı dilemek…” yazısına 2 Yorum yapılmış

  1. Sizler sağ olun. Gidenle gidilmez. Üzüntü gelip geçmez, delip geçer!

  2. Sayın Uğur hocam,

    Çok teşekkürler ediyorum paylaşımınız ve özlü anlatımınız için.

    Sevgilerimle.

Yorum yapın