13 Şubat, 2010 tarihinde fatosh yazmış

Afiş

Afiş

Sonunda Avatar’la buluştuk… Üstelik üç boyutlu izlemeyle de ilk buluşmam…

Üç saat sürüyormuş… Nasıl geçecek? Uzun film diyen ben… Önce ayran eşliğinde pizza ve yetmedi sarımsaklı ekmekleri bir güzel yedim… Koca bir patlamış mısır torbasını kucakladım ve salona girdim… En güzel önlere yakın, ortalardan izlenebilir olduğunu öğrenerek oraya yol alıp oturdum… Kucağımda patlamış mısırlarım, karnım patlayasıya dolu, su şisesi oyuğuna konmuş artık filmi izlemeye hazırdım… Ama…

İlk başlarda gelecek çizgi filmlerden bölümler gösterildi… “Aman da ne keyifli” dedim… Karakterler hemen önünüzde, bir uzatsanız elinizi tutacaksınız o sevimli şeyleri… Diyerek çok da hoşuma gitti… Vee film başladı…

Şimdi biz neyin içindeysek ilerlemiyor, uçuyoruz… Böyle yükseklerden hızla süzülüyoruz… Uçağa binmek için uyuşturucu iğne yapılması gereken ben… Yükseklik fobisi olan ben… “Amanın” diyerek koltuğun iki yanına yapışan da ben oluyorum… Kalbim küt küt atmakta ve biz bulutların arasında uçarak, altımızda dibi görünmeyen bir yere yol alıyoruz… Gözlüğü çıkarmayı bir an bile aklına dahi getiremeyerek, fırlayıp çıkmak istedim… Midem bulanıyor, içim boşalmış bir durumda kalakaldım… Solumda can arkadaşım, sağımda oğlum… Biraz durulmaya çalıştım…

Koca bir alan, içindesiniz ve millet boşlukta uçuyor… Ayaklar duvarlara yaslanmış, yatay duruyorlar… “Yok! Kaldıramayacağım” diye düşünmelerdeyim… Derken dev boyutlu akvaryum, içinde garip yaratıklar ve zihin aktarması yapılacak solaryum için kullanılanlar gibi tabut dediğim kutular da çıkmaz mı ortaya??? Zaten aklım hiç almamıştır, bronzlaşmak için o nesnenin içine yatıp da ölmeden mezara girmiş gibi olanları… MR cihazında “Ajda Pekkan” kulağıma şarkı söylerken bile çıkmak için debelenen beni düşünürsek, bu son derece doğaldır…

Şimdi ben bir kitap okuduğumda o dünyada yiter giderim… Biri yanıma gelip bir şey sorduğunda önce boş boş bakar ve geri dönerim dünyaya… Öylesi dalarım okuduğum kitaba… Ya da yaptığım iş de olsa bu böyledir… Kaptırır giderim… Film başladı ya, ben artık içindeyim… 3 boyutlu olması beni direkt bağladı ve orada yaşamaya başladım… Koptum gittim buralardan…

İnsanların acımasızlığının boyutları, “keş” dedikleri para olayının vardığı boyutlar içimi hüzün doldurdu… Dünyada bu tür yapılanlar yetmiyormuş gibi, sen kalk Allah’ın gezegeninde de her yeri altüst ve milleti yerinden yurdundan et…

Çoğu filmler uzaydan geleceklerle ilgili korku dolu yapılır. Bu film de onlara alternatif olarak, uzaylılara korku salmak için yapılmış sanki… Hainler… Bunlar, biz insanoğulları oluyoruz…

Film deyip de geçilmeyecek denli gerçekçi, açgözlülüğün varıldığı boyutlara uzanan bir yaşantılar örneği… Çok uzak değil Afrikalılara, Kızılderililere ve kimbilir kimlere yapılanlar… Şu an bile doğayı hor olarak kullanış… Tüm bunların yetmemesi ve biz dünyayı kullanılamaz duruma getirdiğimizde hangi gezegene yerleşiriz diye yapılan hesaplamalar ve oralara ulaşma turları…

Ben taraf tuttum hemen… Hele içinde aşk unsuru bulunmakta ve haklı gördüklerim de yaşadıkları yerin getirisi uğruna ele geçirilip yerlerinden edilecekleri, onlara yapılanların haksızlık olduğu da apaçık ortadayken… Tuttuğum taraf elbette ki insan görünümlüler değil… O insan görünümlülere verecekleri çok dersleri olanlardı… “Son” da tam beklenen gibiydi… İyiler kazandı… Oh ya!!!

Orman, ağaçlar, akarsular, göl… Ve içindesiniz… Uçuşan tüycükler yanınıza dek geliyor… Bir an  yakalamak için elimi uzatmış buldum kendimi… Çok güldüm… Bilgisayar hilelerini ve yaratıkların, yaşayanların yapay olduğunu bir an aklıma getirmeden izlemek istedim… Korktuğum yerlerde içimden söyledim ama kendimi yatıştırmak için… Filme kaptırdınız mı kendinizi, birden yanıbaşınıza gelen yaratık sıçratıyor… Ya da beni sıçrattı diyelim…

Kolonlardan gelen sesler zaten olduğunuz yeri bile titretiyor… Dolayısıyla titreşimler de bedeninizi titreştiriyor… O koca makine “bam” diye adım atınca gel de boşver… Ya da uçan uçmayan yaratıklar garip seslerle üstünüze üstünüze gelirken gel de sakin kal…

Bulutların üzerinde geziniyormuşçasına yükseklere tırmanılan ağaçlar, gerçekten geldiğiniz uçurum kenarları, kuş sırtında uçmalar bana yükseklik fobimi unutturarak keyif almaya başlattı az da olsa bir süre sonra… Renkli sarkıt dallar, yemyeşil bitkiler arasında da dolaşıp durdum, yaratıklarla da  kapıştım, korkunç ve kıran kırana savaşa da katıldım…

“Çok anlamlı, çok hareketli, adrenelinin tavan yaptığı, bir dolu felsefî ve gerçek hayat dersleri veren bu müthiş filmi soluksuz izledim” her şeye karşın diyorum… Onca yıl çalışıldığına değmiş, helâl olsun…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 51, bugün ise 0 kez görüntülenmiş