
Foto:Alihan Çetin
İyi ki doğdun… İyi ki varsın… Doğum günün kutlu olsun Alihan’cığım…
Evet ilk göz ağrımın doğum günü… Yılların koşturup gitiğini, Alihan ve Alphan’ın büyümeleriyle daha bir anlar olmaktayım… Onlar koca birer adam oldular… Yazılarımı okuyor olsalar “Anneee ne büyümesi, çocuk muyuz biz?” diyecekleri kesin… Hatta yazıyor olmama da kızacaklar… Eh! Kimsenin yazdığımla ilişkisi olmadığına göre, burada dilediğimce yazarım… Okusalardı efemm…
Yine bir araya gelip kutluyoruz ama “iş durumu” devreye giriyor ve ya öne alınıyor ya da ileri tarihe atılıyor… Bu da öyle bir tanesi… Ben yine de küçük bir kutlama düzenlerim ona, biz bize… Sonrasında yemekli, pastalı bir tane daha… Büyüyor ya çekirdek aile…
Büyüyen büyüsün onlar yine de benim küçük oğullarım. Ben de üstlerine düşen anneleriyim. Değişmez kural…
Daha kardeşi doğmamış ama doğmak için sabırsızlanmakta… Bu can oğlum da her şeyi öğrenmek istemekte… Anne bu ne? Neden? Her şeyi kurcalamakta, içinde ne var görecek… Ben sabırsız, ben dayanıksız… Sokağa çıkmışız, onun gezmesi gerek… Daha yirmi aylık… “Kucağına al” diyor… Nereye? Öteki karnımda tepinmekte… Sürekli soruyor… Aziz Nesin’in bir öyküsü vardı “Mu Nİ?” diye… Çocuğun sürekli sorduğu “MU Nİ?” leriyle milleti çıldırttığı… O geliyor aklıma… Soruyor, yanıtlıyorum… Dahasını istiyor… Bit kadar bir çocuk ne yapar? Sokakta sağına soluna bakınır, şeker ister, oyuncak ister… Sana ne oğlum arabanın nasıl yürüdüğünden, tekerleğin niye sürekli döndüğünden… Bana geldiler(!)…
İtiraf ediyorum… “Sorma yeter” dedim. O zaman bana amca gibi gelen, şimdiye kıyasla kesin yaşı benden küçük bir adam beni kınadı… Neymiş? “Daha ne istiyormuşum, akıllı çocukmuş, soruyormuş, anlatmalıymışım… bla… bla… bla…”. Yol ortasında kalakaldım. İçimden “vereyim şunu eline de görsün gününü” dedim. Bitmedi doğal olarak soruları… Eve geldik…
Şimdi ben onun meraklı olduğunu biliyorum ya, aklımca yanımda olduğunda kontrolum altında oluyor… Bir çocuk ne kadar seri hareket edebilir? O muzır nesneleri nereden bulur? Yalnızca üstümdeki elbisenin kafamdan çıkma süresinde, patlama sesi ve çığlık duydum. Prize bir yerlerden bulup da elinde sakladığı sivri bir şey sokmuş. Allah’tan tek deliğine… Avucu simsiyah olmuş… Ölümden dönmüş, o saniyelik anlarda… Hem canı yandığından, hem korkudan hem de avucunun siyah olduğundan ağlıyor… Ne yapılır? Kucağıma sığdırdığım kadarıyla kucakladım. Öptüm, okşadım… Biraz durulunca neden yaptığını sordum… Işıkta yanıyormuş ucunda, radyoda çalıyormuş… Ne yaptırıyormuş onu, içinde ne varmış?
Bir gün radyonun önünde yatıyor, kaldıramıyorum… Konuşan adamlar, kadınlar nasıl içine sığmışlar? Ben orada olmasam içini açmaya kalkacak ve ikinci çarpılma vakası olacak… Ben de saçmalamış, ona radyo frekanslarını anlatır bulmuştum kendimi… Öğrenmeden o mekânı asla terketmediydi… Bilmiyorum ne dedim de sonunda ikna oldu? Daha onüç, ondört aylık… Babasıyla mutfaktayız, o da TV karşısında… Erkenden de konuştuydu… İçeriden sesler geliyor, biriyle konuşuyor… Tehlike… Ekrana yapışmış, Aytaç Kardüz haber okuyor ve bizimki hem konuşuyor hem de onu öpüyor…
Eskiden hazır bez mi vardı? Ellerimizde akıtır, yıkar, kaynatırdık. Ben bu işlem için kendime parfümlü maske yapıp takar, kapıyı kapatır öyle girişirdim işe. Bu arada kulağım sürekli çocukların sesinde olurdu. Sessizlik “tehlike” demekti. Bir iş karıştırıyorlar, sessiz durunca onlar ben de yanlarına gitmeyeceğim… Plana bakar mısınız? Baktım sessizlik, “alarm”… Evde ne kadar yastık, minder varsa toplanmış. Üst üste yığılıp üzerine çıkılmış. Tavana yakın asılı ve çengelli ecza dolabının çengelli kapağı becerilip açılmış ve içinden “pristina” adlı merhem düşürülmüş… İkisi de bacaklarını açıp oturmuşlar, bir biri bir öteki alıyor eline… Büyük ikibuçuk yaşında uyanık, krem ya benim gibi eline sürüp oğuşturuyor… Öteki de bir yaşında ve tüpü emiyor… Doğru hastaneye… Midesi yıkandı… İçeri alırken de annesi değil bir yakını girsin dediler… Teyzesiyim diye girdim… İkimiz de perişan olduk… İç mi dayanır? Bir süre aşağı yukarı yürüt dediler. O bit haliyle yürümüştü pıt pıt…
Onlara sürekli eğitici, öğretici kitaplar okumaya çabaladım. Örneğin bezden bir takvimleri vardı üzerinde rakamların kocaman yazıldığı, ona kadar. Aldığım hemen her oyuncağa bile dikkat ettim elimden geldiğince. Yemek yedirirken birini mama iskemlesine, ötekini ana kucağına oturturdum ve masanın ortasında bir kitabımız mutlaka olurdu. Bir kaşık birine yaşına göre hazırladığım özel yemeğinden, bir kaşık ötekine ayına göre hazırladığım özel yemeğinden verirdim. Arada da taklitlerle kitap okurdum.
Gerçekten inanılmaz dikkatli, öğrenmeyi çok seven bir çocuktu Alihan. Okuduğumuz kitaplar yetmez, televizyon programını okutmak için her gün gazeteyi alır “oku” diye gelirdi. Resimlerine baktığı haberleri de… Yemek yaptığım, her şeye yetişmeye çalıştığım bir gün ona “sen oku” dedim. Çocuk daha dört yaşında. Alınmış besbelli… Anne babalar için TV de okuma yazma kursu açılmış. Bunu öğrenmiş. Bana “anne kağıt kalem istiyorum” diye geldi. Eski bir ajanda verdim eline. Bir gün geldi “bana fiş hazırlar mısın?” dedi. “Ne fişi” dedim? “Okuma fişi” dedi ciddi ciddi. O ne ki? Elimden tutup odasına götürdü. Uzun bir cümle yazılmış TV de tahtaya, makas da gerek… Makas yasak ve saklı, işin içinden çıkamamış. Önemsemedim “çocuk hevesi işte” diyerek… Yaşı küçük olduğu için de sakıncalı diye üstüne düşmedim.
Bir gün gazeteyi eline alıp geldi “Okuyorum işte” diye. O sınıftan önce mi sonra mı okuduğunu bilmiyorum? Ama onurlu oğlum, kendine dert etmiş “git oku” dediğimi ve o söz üzerine dört yaşında okumayı öğrenmiş. Hem de benden hiç yardım almadan. Öyle içime işlemişti ki sevinememiş bile, yaptığıma üzülmüştüm.
Kardeşi de onun okula başladığı sene hevese gelmişti ve ona da çalışma masası almıştık. Okuldan gelince “Abii ödevimiz ne?” der, masada yazar çizerdi. Bir gün yanıma geldi “Anne bu ne?” diyerek. “berk” dedim. Ona öğrettiğim tek sözcük bu oldu. O da Alihan’ın sınıfından önce okumuştu ve kırmızı kurdele istiyorum diye tutturmuştu. Ben de zorunlu takmıştım.
Ben doğum günü kutluyordum değil mi? Yıllar da koşturuyor demiştim… Hiç de koşturmamış… Milim milim ilerlemiş de “unutma” yanılgısına düşmüşüm… Ahh!!! O günler… Yıllar…
Bir doğum günümde armağanı olan bu siteye gün gelip bebekliğini, çocukluğunu yazacağımı bilmiyordu Alihan. “İşe yarar bir şeyler yap” demişti bana. Ben de “Olduuu… bak nasıl işe yarayacağım şimdi” demiştim değil mi? Suç bende değil. Kendi hazırladı, ne yapabilirim?
Doğum günün kutlu olsun Alihan oğlum. İyi ki sen ve Alphan varsınız. Hep var olun. Uzun ve mutlu yaşayın. Her dilediğiniz de hayırlısıyla gerçekleşsin. Sizleri çoook seviyorum. Canım oğullarım benim.
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 54, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın