20 Ocak, 2010 tarihinde fatosh yazmış
Foto:Alihan Çetin

Foto:Alihan Çetin

Oğlumun eşi kızımla kitap alışverişi yaparız. O beni geçti okumakta, bu aralar. Sonunda ben de aldığım kitabı bitirebildim. Ödevlerim ve işlerimin arasında zaman bulmakta zorlandım nedense. Yine elimde kitap, kâğıt, kalemsiz dolaşmıyorum da ilgi alanım şaştı.

Serdar Özkan’ın “Kayıp Gül” adlı kitabı çabuk ve anlaşılır, okunabilecek bir kitap. “28 Dilde 40′tan Fazla Ülkede” diyor kitaba sarılı notta. Aslında Kadıköy’de bir kitapçının önünde durup kocaman afişine bakmış ve almaya karar vermiştim. Akşam eve gelince bir de baktım, kızımın elinde okumakta. Hoş bir duyguydu…

İçerik benim baş ucu kitaplarımdakiler gibi. Yakın geldi bu nedenle. Özünü de kendi anlatımındaki “Bir Türk sufisi; Yunus Emre söylemiş: Bir Ben vardır bende, benden içeri…” yazımında bulabilirsiniz.

Bir anne ve yine o yaşlarda benzer bir kadın yol gösterici olmuş kitapta… Gerçek hayatta da karşılaşıp, örnek aldıklarımız gibi. Dün bizim buralarda dolandım, dış işler için. Öyle ya ya bizler iç işleri, dış işleri, maliye, özel kalem… Daha da neleri sırtlanmışlar olarak, işlerimizi de böyle niteler olabiliyoruz. Bu iş yapışlarımda, dışarı çıkışlarımda kendime özel ödüller koyduğumu bilir dostlar. Bu ya bir hediyedir ya da bir yerde kendime bir şey ısmarlamadır. İtiraf edeyim şu kendime ısmarlama işini hep yapmaktayım. Adına da “mola” diyerek. ;)

Pasaj içinde bir yüncümüzün varlığını yazmıştım, sanırım geçen yıllarda. Genelde oraya da bir uğramaktayım… Kimi kez vitrinine bakıp neler öreceğiz bu yıl diye, kimi kez de içeri kafamı uzatıp “merhaba” demeye. İşlerimi bitirince bir göz atayım dedim… Oturakaldım… Kendisi de çok güleryüzlü ve tatlı dilli bir arkadaş, bu kez içeride bir de saygın bir hanımla tanıştım… 84 yaşındaki bu örnek hanım, kitabı okurken varlığını duyumsadıklarımdan biri olarak, zaten yazacağım olayımı çabuklaştırdı.

Yüncü arkadaşımızın boynundaki fular biçimdeki örgünün örneğine bakarken, onu ayrımsadım… İki parça ördüğünün önünde durduğunu ve birini örmekte olduğunu… Nasıl da muntazam bir iş çıkarmış. Konuşmaya başladık, o sıcacık atmosferde… Uzadı… Üsküdar’da öğretmenlik yapmış ve çok sosyal bir yaşantısı olmuş. Derken evini adlı adınca tarif edip, konukluğa çağırdı. Aman dedim, tanımıyorsunuz bile beni. “Olsun ben seni tanıdım” dedi. “Bir de ezo gelin çorbası yaparım, içeriz” diye ekledi.

Müthiş bir örnek alınası kişilik. Çoğu yaşındakiler gibi kendini kapıp koyuvermemiş, üretmekte. Son derece kültürlü, bilgili konuşulacak biri… Sıcacık evinde canı sıkılmış, almış örgüsünü muhabbete gelmiş oraya. Geçmişi de anıyor, güne de ulaşıyor…

Yalnızlık zor zanaat… Hele yaşlar ilerleyip de bir başına kalındığında… “Bir elin nesi var?” derler ya öylesi… Eski evimin alt katında bir teyze vardı. Çocuğu olmamış ve eşini de yitirmiş. Yakınları vardı, arada uğrayan. Ben dışarıdan gelip, yorgun argın merdivenleri tırmanırken kapıya çıkar, bir çay içmem için ısrar ederdi. Çoğunlukla giremezdim… Yapılacak çook işim vardı hep. İçimden de “benim kargaşamı ona devretsem de ben onun dairesinde sessizce oturup kafamı dinlesem” diye geçirirdim. Hatta birkaç kez ona söyleyip, takılmıştım da. “Ah! Kızım yalnızlık zor, kıymetini bil.” derdi. Ben daha kıymetini bilecek yalnızlığa ulaşamadım. İş bekleyenler dizi dizi… Gözler üzerimde… Ne zaman ki elden ayaktan düşüyorsun, işte o zaman fazla geliyorsun. Bunu gözlemlemekteyim.

Genel söylem “Çocuklara bakılırken yapılan fedakarlıklar” üzerine kurulu. Ardından o büyüyen çocuklarla ilgili “Herkesin işi gücü çok, bize ayıracak zamanları yok” diye bir kendini avutma da egemen durumda. Her evlenene bir ev, ayrı yaşamlar, ödenecek faturalar, geçim derdi… Çünkü ev üstüne ev olmaz… İyi… De o zaman huzur evi mi arasın bu insanlar??? Ya da bir gün sesleri çıkmadığında mı anlaşılacak yitip gittikleri??? Of ki of!!!

Yalnız, yaşlılarda bir de şu istek var “Evimin düzeni, sessizliği bozulmasın ve dilediğimce yatıp kalkayım ama konuşacak insan da olsun yanımda.”… Sonuna dek haklılar ve hak etmişler ama nasıl sağlanacak bu durum? Allah’ım nasıl bir ikilemdir bu? Belki de çokgen… Çünkü düşündükçe başka sorular ve sorunlar oluşuyor aklımda…

Unutuyorlar bir süre sonra geçmişte yaşadıklarını sanırım… Evlilikte belki de ayrı yöre ve kültürden iki kişiydiniz ve eklenen çocuklarınızla aynı evde. Sizden olan çocuklarınızın bile huyu suyu benzemezken birbirine, yaşananlar unutulur mu? Evet! Unutuluyor… Beklentiler artıyor, “hiç yok” denilen… Çocuklaşılıyor… Yaşamın değerine varılıyor ve “hazırım” denilen ölüm korkusu yüzeye çıkıyor… Ama asla ayrımına varılmıyor. O “hazırım” sözünün tam tersi davranışlarla üst seviyede seyrediyor… Yakıştırılmayarak, yaklaştırılmayarak görünen gerçeğe…

“Kayıp Gül” içeriğinle ilgili olmayan nerelere vardırdın beni … Belki de “Kayıp Yaşamlar” diyebileceğim… Ruhun, yaşça bedene eşlik etmediği… Umutların, beklentilerin son nefes sayısına dek bitmediği… Aslında “an” larda yaşandığı her şeyin… Ertelemeden… Ertelenmeden… Yaşamamız gerektiği…

“Beni bende demen, bende değilim. Bir ben vardır bende, benden içeri.” Yunus Emre

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 44, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın