
Foto:Değer Altunay
Yeni bir yıl başladı ve üçüncü gününe geldik bile. Zaman… Ne göreceli kavram… Kimi kez geçtiğinin ayrımına dahi varılmayan… Kimi kez geçmek bilmeyen… Mutlu oluruz, güler eğleniriz… Ayrılırken o ortamdan “Nasıl çabuk geçiverdi zaman, hiç anlamadık” deriz. Hastalık ve baş sağlığı dileklerine gidildiğinde ise kısa tutulur… Hastayı yormayalım, üzüntülerini depreştirmeyelim de görünmez bir kuraldır. Kim tarafından düşünülmüş… Belki de giden kişilerin kendilerini koruma güdüleriyle oluşturulmuş.
Evet! Hasta yorulmasın… Öyle ise ona uzak durarak, yormadan yanında olduğunu duyumsat ve sessizce otur, gereksinimlerini karşıla. Tamam yitimi olan kişi konuşmak, paylaşmak istemeyebilir… Öyle ise o istediğinde paylaşarak, duygusal iletişim kur ve dayanacağı bir omuz ol. Süreler kısa olmak durumunda olmayabilir, böylesi düşünüldüğünde…
Birine gönül verilip, âşık olunduğunda da durum şöyle gelişir… Kanatlanıp uçulur, gökyüzünde süzülünür… Çabuk geçer zaman, ayrımına varılmadan. Birden yerde bulursa kişi kendini… Hemen acıların çocuğu moduna geçilir… Adına şiirler yazılır, şarkılar bestelenir ve o ulaşılmaz aşk, âşık yücelir de yücelir… Unutmak… Zaman alır.
Ara ara iletiler geliyor, şiir yazılımı ya da hem yazımı hem de seslendirimiyle… İlgimi çekti, çoğu “şair”… Bakıyorum da “şaire” ne denli az… Böyle bir sözcük yok… Kadın şair yerine şaire deyiverdim… Bir demem de şu ki erkekler yazarak rahatlamış, kadınlarsa kesin arkadaşlarına anlata anlata yazacaklarını tüketmişler. Üşenmedim ve wikipedia.org dan “Kategori:Türk şairler” sayfasını bularak aradım, taradım kadın ozan “çok az”… Aklıma, erkeklerin daha zor atlattıkları geliyor ama hani kadınlar daha duygusaldı… Ya da kadınlar içlerinde yaşarlar ve duygularını dile getirmezler, denilebilir… Bir de şöyle düşünülebilir ki kadınlar kendileri bırakmadılarsa asla yenilgiyi kabul etmezler, erkekler olayı bitirip yazmaya geçtiklerinde, kadınlar hâlâ olayı toparlama hesapları içindedirler… Ve o nedenle yazmakta değil, akıllarını çözüme odaklamakla uğraşmaktadırlar… Araştırma konusuna dönüşüyor…
Bu işin içinden çıkamadım demiyorum ve kadınların yeni yeni söz hakkı alarak, kendilerini anlatabilme özgürlüklerine kavuşabildiklerine bağlıyorum… Çünkü yazar kategorisinde daha çoklarına rastlanılıyor. Ben bile ancak bu yaşta yazmaya başladıysam, iki satırı bir araya getirebildiğimi varsayıyorsam… Gençlerde daha çook umut var demektir… Söz hakları olduğu sürece, doğal olarak… Umarım…
Yaşlılar, geçmişe özlemle yaşarlarmış… Demek o mod gelip beni de bulmuş, vurmuş, kapsamış… Her ne denirse… Bugün aldığım ileti, hem böyle bir yazıya neden oldu ve hem de geçmişe götürdü beni… O günlerin özlemine… Paylaşacağım o şiiri… Ve yeni yazılarımda yine geçmişe değineceğim… Çokça… Dedim ya ben, başladığımda yazmaya “Belki torunlarım, gün gelir okur… Toparlayıp, yitip gitmesine izin vermezlerse çocuklarım…” . Dilerim bir şekilde gerçekleştirirler ki “geçmişle var olur, gelecek” sözünün, yine gerçeği anlattığı unutulmaz onlarca…
İbrahim Sadri’nin “Kuş Hatıraları” şiiri; çocukluğum, gençliğim… Yaşadım ben o günleri… Ve özlemle anıyorum… Ben gibilerin duygularına eşlik etmiş… Dillendirmiş… Mısralarla bütünleştirmiş… Bir masal olmuş, o günler… Mutluluğun masalı…
“Dün”e gittim… “Bugün”ü yaşadım… “Yarın”ı da görebildim…
KUŞ HATIRALARI
Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar
rüyalarımıza melekler uğrardı.
Kapımızdan yoğurtçu
bahçemizden ishak kuşu
kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.
Kışın bir sobamız olurdu
sobanın yanında kedimiz
kedinin önünde yün yumağı
bir Hayat Bilgisi fotoğrafı gibiydik.
Yerli malı kullanan
yurdun üç tarafı denizlerle çevrili
kuru üzüm incir fındık
tütün çay narenciye kavun-karpuz yetiştiren
kuru üzüm ve inciri satan
karşılığında
çamaşır makinesi radyo ve otomobil alan
bir toprağın fertleri…
Biraz yoksul biraz mütevekkil
biraz mahcup biraz kırılgan
biraz naif ama hep umutlu…
Özlerdik.
Memleketteki halamızı
ince doğranmış bir dilim pastırmayı
yurttan sesler korosunu
akşam komşuluklarını
radyo tiyatrolarını
sabah ezanını
kalaycıyı bozacıyı
münir nureddin şarkılarını
orhan boran yarışmalarını
kandil gecelerini duvar sarmaşıklarını
bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını
okul önü koz helvalarını
akşam oturmalarını
ve hayatı…
Top oynardık
ip atlar kedi kovalar
taşlarla birbirimizin başını yarar
mahalle savaşları çıkarır
gece olunca da tutar babalarımızın elinden
yazlık sinemalara gider
Sadri Alışık Vahi Öz
Belgin Doruk Cüneyt Arkın seyreder
Olimpos gazozları içer
güler eğlenir bağırır çağırır
dönerken yıldızları sayardık.
Biz sıkı çocuklardık.
Hepimizin birer yıldızı vardı
onlara isim takardık
onlar da bize isim takardı
pus ve dumandan önce bu şehrin
geceleri gökırpan ve isimleri takılan yıldızları
vardı.
Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik
biz kimseden yana değildik.
Kimsenin de kendinden yana olmasını istediği birileri
olmazdı
Bir değirmendeydik
öğütülen
öğütülürken türküler söyleyen
buğday başaklarına benziyorduk.
Ben
çorbalardan tarhanayı
yemeklerden kurufasulyayı
sigaralardan Harmanı
belki bunun için çok sevdim.
Yollar bozuk musluklar bozuk
ziller bozuk paralar bozuk
ama adamlar sağlam idi.
Bu şehrin yıldızları vardı.
Saçlarına kurdelalar takan
çivitle yıkanmaktan aşınmış beyaz çoraplarına
leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan
gözleri önünde
yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde
küçük çocukları vardı bu şehrin
bu şehrin yıldızları vardı.
Ben Fenerbahçeyi amcam Vefayı tutardı.
Konya tahıl ambarı Mersin muz cennetiydi.
Taksimden Fatihe troleybüs kalkar
Şişhanede mutlak raydan çıkardı.
Vallahi hayat zor ve fakat çok matraktı.
Muammer Karacan’nın adına bir tiyatro binası yoktu
bizzat kendisi vardı.
Başımız ağrırdı komşumuz vardı
gönlümüz daralırdı komşumuz vardı
Çorbamızı umutlarımızı
memleket kadar kalbimiz paylaştığımız komşularımız
vardı.
Geceleri bekçimiz
gündüzleri sütçümüz
bizim kadar zayıf da olsa
nohuta ve makarnaya alışmış da olsa
Sarman adında bir kedimiz
ceplerimizde kırık misketlerimiz
çamur bulaşığı ellerimiz
ve gülümseyen bir yüzümüz
kimseye göstermekten utanmayacağımız bir içimiz
biraraya gelerek çektirebileceğimiz
bir aile fotoğrafımız vardı.
Bir sabah bütün iyi şeylerin
Ayvansaray iskelesinden
hayal ülkesine doğru demir alan
bir şirket-i hayriyye vapuru gibi
aramızdan ayrıldığını gördük
Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı
gazeteler.
Süheyla hanımın Raci beyin
Melahat mehveş ablanın
Niko’nun Ercüment efendinin çekildiğini ise
yazmadılar nedense.
Ama yok ama yoklar.
Ne Harman sigarası kaldı geriye
ne Olimpus gazozu
ne Sadri Alışık.
Kalan bir tortuydu belki.
Belki kırık bir rüya denizi
belki suya düşürdüğümüz suretimizin
cep aynamıza nüktedan bir yansımaydı herşey.
Herşey Maltepe sigarasının
hep arandığında
her bakkalda bulunabilmesi ile
büyüsünü kaybetmişdi belki de .
belki de biz bir rüya mı görmüştük?
Hadi hepsi yalandı.
Hadi hepsi hayaldi.
Hadi hepsini ben uydurmuştum.
Ama rüyalarımızın melekleri
ve soframızın daim konukları kuşlar?
Ya onlar?
Onları siz de görmediniz mi?
Sizin de sofranıza konup
rüyalarınıza uğramadılar mı?
Onlar da mı yalandı?
İbrahim SADRİ
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 45, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın