
Foto:Değer Altunay
Bu bir roman adı, yazarı Anne Tyler. Basım yılı 1983 ve ben Aralık 1984 de almışım. Nasıl bir duygulanım yaşıyorsam o gün, bir de not düşmüşüm… “Her zamanki gibi yalnızlığa” diyerek…
Dün şehitlerimizin haberleri geçerken televizyonda dağıldım. Yaşamlarını verdikçe, fotoğrafları geçtikçe, hangi can dayanır? Ateş düştüğü yeri yakıyor. Ama o aileler biliyor ki tüm Türkiye onlarla paylaşıyor acılarını.
Bugün nette gezinirken, maden göçtü haberini okudum. Daha yeni olmuş, detay yok. İki satır bir haber de sonu ne olacak? Şimdi bilgiler geliyor, 19 kişi mahsur kaldı, grizu patlaması oldu yazan. Gecenin bir yarısı moral mi kalır?
“Boşuna bir hayat” cümlesi döküldü dudaklarımdan. Ve kitabı aramaya koyuldum. Öyle arka sıralara ve altlara koymuşum ki zor buldum. Ön sıraları tutanlar, olumlu düşünce aşılaması için oradalar. İlk okumak istediğimde onlarla yüzleşeceğim de bu hayat dediklerinin yüze çarptıkları niye acılar, umutsuzluklar…
Kitabın içeriği ne dünle ne de bugünle ilgili. Ama o gerçek bir yaşam anlatımı gibi. “Yaşayan bilir” türünden… İçimden geçense bunca yitimler oldukça, neden çekmekteyiz akıntıya kürek…
O gençler geçiyor seri bir şekilde gözlerimin önünden… Yaşadıkları, hayalleri, yaşayamadıkları… Ya arkalarında bıraktıkları yaşayan ölüler…
Maden işçisi olmak… Ölmeden yerin altına girmek… Ve şu an yerin 200 mt. altında, ne oldukları bilinmeyenler…
Maden işçisinin annesi olmak, maden işçisinin karısı olmak, maden işçisi bir babanın, ağabeyinin olması nasıl bir duygudur? Her işe gidişinde nasıl uğurlanır? Ya da o işçi inerken her gün madene, neler duyumsamaktadır? Her gün, her gün kanıksanır mı?
Yine böyle bir maden faciası olmuştu ve can arkadaşımla olumlu enerji göndermeye karar almış, uygulamıştık. Duyduğumda ilk o geldi aklıma. Böyle acısı, yitimi olanlara olumlu enerji göndermek… Dualarımızla yanlarında olmak… Başka elden ne gelebilir ki?
Allah unutmaya programlamış bizleri. Yıkılmayınız, ayakta duracaksınız… Nefes sayınız bitene dek, durmak yok… Bir de umut ekilmiş içimize sürekli büyüyen, dallar kollar kırılsa bile yeniden filizlenen ve hatta budandıkça, gür olarak fışkırabilen… Yoksa “ZOR!” dostlar.
Kitabın konusuna değinmedim değil mi? Yaşamın içinden bir anlatım. Bizlerin yalnız olmadığımıza tanıklık eden. Zamanlara artık aklım ermiyor. Bakıyorum çoğu kişi aşmış, uzay çağında. Bizim kuşak kanatsızdı, uçmayı bilemedi. Varsa da arada tek tük yapay kanatla uçabildiği yere dek gitti. Belki de sert düşüşler yaşadı. Şimdiye aklım ermez. Ve hatta arada yürümeden, bizlerden de halen uçuşa geçenlere rastlanıyor.
Pearl bir anne, iki oğlu ve bir kızı olan… Eşinin söylemeye yüreği yetmediği için, sessizce terk edilen. Kısa bir süre üç-beş kuruş para gönderdikten sonra hepten yok olan. Ve üç çocuklu bir kadın, hem anne hem de baba görevini üstlenip büyütüyor çocuklarını. Yabancı bir konu değil… Çoğu kadının yaşadıklarından…
Sorumluluğun altında ezilen, düzgün olmaları için çabalayan kadın doğal olarak yıpranıyor… Bedenen ve ruhen. Büyüyen çocuklar artık durumu ayrımsıyor ama hangi durumu? Annelerinin “asabi” olduğunu…
Böylece gelip geçen yıllar diyemiyorum. Kadın kocasının kendini “terk” ettiğini asla kabullenmiyor, hep dönecek umuduyla yaşıyor. Burada devreye giriyorum, söylemeden edemeyeceğim… Bence bu bir işkence. Ve hiçbir insanın kendine bunu yapmaya hakkı yok… Kadın ölünce, baba ortaya çıkıyor. Aklına artık büyümüş, küçükken elini bile sürmediği çocuklarına “masal” anlatmak düşüyor… İlk evlendiğinde her şeyin toz pembe olduğunu ama sonraları annelerinin, onun hatalarını görmeye başladığından dem vuruyor. O da ne yapıyor? Kolay yol… Kaçıyor… Hani bir kendimi düzelteyim falan yok… Yabancı gelmiyor değil mi? “Yiğitliğin onda dokuzu” derler de… Yaptıklarından ötürü suçluluk duygusunu atamıyor üstünden besbelli… Ne yapacak, kabullenecek ki çocukları “tok” değilse yani deyim yerindeyse “yerlerse” suçunu kabul edip aklanacak…
“Beni yıkan şey, yaşamımızın bulanıklığıydı, doğru ve yanlışların birarada oluşu, yaşamın renksizliği… Her şey birbirine karışmış, hiçbir şey mükemmel değil. Buna dayanamadım. Annen dayanabiliyordu, ama ben dayanamıyordum. Evet, bu konuda annen güçlüydü doğrusu.” İşte bunu diyor ve ben şu an susuyorum… Sonunda diyeceğim var!
Yetmiyor ekliyor, ” Açık konuşayım. Ayrıldıktan sonra bir daha sizleri görmek isteyeceğimi hiç sanmıyordum. Ama zamanla aklıma şöyle şeyler geldi. Acaba şimdi Cody ne yapıyordur? Ezra nasıl olmuştur? Jenny ne haldedir? Pek matah bir ailem yoktu, diye düşünüyordum.” . Dayanmanın bir sınırı var, dostlar susulur mu gayrı? O anne çocukları sokaktan bulup getirmişti babaları haklısın. Görmek istemeyebilirsin. Senin böyle bir hakkın var ama anneleri bunalınca, çocuklara söz söyleme hakkına bile sahip değildi. Hem yaşam sürecekti, yıpratıcı ve acı olarak ve hem de anne yüzünden gülümsemesini eksik etmeyecekti.
Son olarak bu baba göklere çıkarılacak “altın vuruş”u yapıyor… “Haklıymışım değil mi? Bak! Hepiniz başarılı insanlar olmadınız mı… üçünüz de iyi bir yaşam sürmüyor musunuz? Başardı işte, Pearl başardı. Onun başaracağını biliyordum. O akşam bu kararı verdikten sonra arabama binip gittim.”… Ben de ona diyorum ki “Aferin, alkışı hakettin.”… Ve daha da küçülmesini yazmıyorum, romandaki adını da… Değmez…
Nereden nereye mi atladım? Olduğum yerdeyim. Okuduğumun türü roman ama gördüklerim gerçek… Sahi siz hiç rast gelmediniz mi?
Allah unutmaya programlamış bizleri. Yıkılmayınız, ayakta duracaksınız… Nefes sayınız bitene dek, durmak yok… Bir de umut ekilmiş içimize sürekli büyüyen, dallar kollar kırılsa bile yeniden filizlenen ve hatta budandıkça, gür olarak fışkırabilen… Yoksa “ZOR!” dostlar.
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 43, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın