
Foto:Alihan Çetin
Hüsn-ü Hat kursum vardı bugün. Yine koşturmaları yaşadım, geç kalmamak için. İki minibüs en sol şeritten durmaksızın geçtiler, kapışmışlar. Epey süre sonra gelen bir tanesine bindim ve sürücüye durumu anlattım. Süreleri varmış varmaları gereken, ondandır dedi. Bu da olumlu olup olmadığı düşünülmesi gerek bir yaptırım. Varacağız diye hem yolcu almayacaksın hem de gitmemen gereken şeritten, son hız basacaksın gaza. Ne düşünüldüyse ve nasıl bir getirisi olacaksa… Benim gibi bekleşen yolcularla iyice yoğun oldu içi minibüsün, doğal olarak. Neyse ki hemen yer bulup oturmuştum.
Minibüs yolculuklarımı ara ara yazarım. Bu kez ilginçlik yoktu, havasızlık vardı ortamda. İnsanlar bir karış surat, negatif enerji yayıyorlardı ortalığa. Bir kısa devre yapsa hani şansa bir pozitiften, ortalık toz duman olacak gibi… Tek bir genç kız vardı, gözlerinin içi gülen. Onun da annesi, mahkeme duvarı bir suratla oturuyordu. Kıza üzüldüm. Umarım evde gülmeyi beceriyordur anne. Numune Hastanesi durağını sordu. Üç kez kestirme gideceği yolu anlattım. Boş boş baktı yüzüme… Yine kulağını tersten tutan yolu izledi. Eh! Bu donuk yüze de o yakışır. Evet! “Teşekkür” sözcüğü de sözlüğüne girmemiş.
Birkaç gündür kırılganlık, üzünç boğuşmalarındayım. Bugün atmaya ya da hafifletmeye kararlı çıktıydım evden. Şimdi iki kez terslik de ne ola ki? Yenilmeyeceğim, o mod aşılacak… Dik dur ve sağlam bas, uygun adım marş! Bu komut iç sesimden bana… İyi de geldi. Kursa gidiş ve gelişimde biri kardeşimden yaşça büyük, biri benim yaşıma yakın iki eskilerden gördüm. Şimdi benim köyüm neyim yok ya, Üsküdar’a doğduğum büyüdüğüm toprağa adım atınca, bir de eskilerden tanıdıklara denk gelince işte böyle oluyorum ben. Memleket hasreti böyle bir şey…
Dudaklarıma komutla kondurduğum gülümseme, kocaman bir gülücükle yer değiştirdi ve kendimi toparlamam gerek diye düşündüm. Kursta da hacca giden, geçen yıldan anlattığım “sessiz bey” gelmiş oturuyordu. Hacı olmuş artık ve çok mutlu. Tokalaştık, hemen pet şişeye davrandı. Bir kullanımlık bardaklar getirmiş, tüm sınıfa içirmiş zemzemi. Sıra bizde… Hurma da kalmış bana. Onu yedim de zemzemi üç kişi, üç yudumluk paylaştık. Hemen yanına konuşlandım. Kimbilir sabahtan beridir kaçıncı kez bana da anlattı. O arada yine meşk kalemlerini hazırlıyordu arkadaşlara. Ben de bir tane verdim, yonttu. Hepimiz ona teşekkürler ediyoruz. Bu kalemler sert ve zor şekle giriyor. Bir de el alışkanlığı gerek. Adını artık öğrendiğim sessiz bey, bu konuda hepimize yardımcı olduğu sürece, biz biraz zor öğreniriz bu işi…
Haftaya da Şeb-i Aruz için gidiyormuş. Fotoğraf çekin dedim, bakarız dönüşte. CD hazırlayacağım dedi. PC yok sınıfta dedik. Getiririm dedi. Laptop… Yani teknolojiyi unutmak böyle bir şey oluyooor. Ara sıra, “aşmışlığımız” tarafımca atlanıyor.
İtiraf ediyorum, bu yıl derslerime gereken ilgi gösterilEmiyor ve bugün Leyla hocam tesbit etti. Elim çok yatkınmış, eğer çalışsam anlarmış hat yazımdan. Evet! Ben kursa gittiğim birkaç saat boyunca çiziktiriyordum. Yine de yeni başlayanlar “Of aman ne güzel” diye gaza getirince beni, bir satır yazıp önüne dikildim. Anladı… Haftaya hem ödevim var, hem de büyük hat yazıma başlayacağım.
Bu hafta aldığım dersler(!) boyumu aştı… Sanırım toparlanma modu böyle bir şey… Cuma günü Osmanlıca’dan öyle çok ödevim var ki… Gelir gelmez çalışmaya başladım. Bilgisayar masasının bir köşesinde o da açık bir durumda. Osmanlıca’yı söktürmek zaten zor. Rahmetli doktor reçetesi gibi yazmış, oku okuyabilirsen… İnternetten Osmanlıca sözlüğü de açtım. Benzettiğim kelimeleri oraya yazıp, doğru okumaya çabalıyorum. İki de çeşme üstü yazı var. Onlar su gibi geldi, okurken. Hele Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ı… Sular seller gibi okunuyor, bu yazının yanında. Ama bana hak verin… Âşık Mehmet yazmış, ölümü 1605 olarak biliniyor ki yanında bir soru işareti var. Eserin adı: Menâzırû’l-avâlim. Eserin yazıldığı tarih:1598 Azerbaycan Yolculuğu adlı parçayı okuyacağım. Geçenlerde hocamız seçin diye bir kitap vermişti. Ben de acaba nasıl eğleniyorlar diye “İstanbul’da Eğlence Hayatı” diye bir konu seçtiydim. İçim karardı. Hocaya da söyledim. Saklanabilen eski belgeler olduğu için, ağır oluyormuş. Özetle ekâbirler eğlenmemiş, onda bunda kusur aramışlar sonucu çıkardık, sınıfça.
Azerbeycan Yolculuğu, bu yazımı yazarken bana soldan soldan bakıyor… Odanın şeklini değiştirdim, geçen günkü toparlanma durumlarımda. Oda kapısı solumda kalıyordu, pencere sağımda. Şu an kapı hizasında masam var, ama kapı sağımda kaldı ve solumda kitap dolabım. Neredeyse bir hafta oldu. İnsan beyni bir garip ya da ben öyleyim. Gecenin sessizliğinde bir çıtırtı oluyor… Camdan biri mi çıtırdatıyor diyorum. Ayağa kalkınca odadan çıkacağım ya, dolaba tosluyorum. Kendimi yaptığım işe öyle bir kaptırıyorum ki kalktığımda da hâlâ onunlayım… Dalgın bir benden de bu beklenir. Aslında sokaklarda alçak uçuşlarımla da ünlüyüm ya neyse. Aaa! Bir de bizim evde hep nazar olur, onu atlamayalım. İlle de o nazar gitmiş olur ya, bir şey kırılınca… Kendimi aklayacak yanım kalmadı… Sağım sarımsak solum soğan tamam onu belledim de… Peki kapıyla dolabın ayrımını nasıl oluşturacağım ben.
Sevgiyle kalın…
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 32, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın