14 Kasım, 2009 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Değer Altunay

Kaldığımız yerden sürdürelim yazıyı, artık bıkılabilecek benim yemek molamdan… Gözüm uzaklarda, kumaşçıların yanına ulaşabilmekte de… Yan gözle tezgâhları süzmeden geçmek olası mı? “Gel abla bak, seç(!)” nârâları arasında yürüyorum. Öyle seçip, bulabilmek de bana özgü değil. Kalabalık tezgâhların yanından uzaklaşıyorum. Ama o itiş kakış arasında, güzellikleri bulabilenleri kutluyorum. Bu bir beceri…

Artık pazarın en ucuna doğru geliyorum, sola sapacağım. İki kadın yan yana bir şeyler satmakta. Biri askıya geçirip, orada bir yerlere tutturulmuş olan ipe asmış, giysileri. Hani kısmet derler ya, beni bekliyor sanki bir tane “hırkamsı”… Bayılırım yamuk yumuk ama tarz giysilere. Doğruca yanına gittim, askıdan alıp üzerime geçirdim, o geçiriş. Aldım, vallahi. İşte alışverişim böyledir benim, başka şey almaya çıkarım ama birden kafamın içinde şekillenmiş olanla karşılaşırsam, alırım. Ama o aldığım, türlü giysilerimle uyumlu olur ve çeşitler yaratırım.

Sonunda köşeyi döndüm, gerçek anlamında… Öteki de olursa, haberiniz olur… Herkes kumaş almaya çıkmış, sanki. Oldukça yoğun, demek işi biliyorlar. Onlara bakıyorum, ben de o kumaşı, bu kumaşı elliyorum acemi görünmemek için. İşin gereği bu olsa gerek. Enini sorup, kafamda ölçü yapacağım, çok biliyorum ya! İyi de adam söyleyince İkea’dan aldığım örtüyü ölçmediğim aklıma geliyor. Evi arayıp, ölçü alacağım. O heyecanla oradan ayrılıp, eve telefon açıyorum. Ölçü işini sakin bir yerde yapayım, alacağımı hesaplayayım derken kumaş alacağım tezgâhı kaybettim, iyi mi? Üç kez o adayı döndüm. İnsan hiç olmazsa satıcının yüzüne bakar değil mi? Gözümün önünde bir kumaş topu var, ona kilitlenmişim. Onlarca kadın onu bunu devşirirken, bizim kumaş topu Allah bilir neyin altında kaldı. Şimdi gidip adamlara “Ben burada kumaş bakmış mıydım?” denir mi? Komik… Ama çaresizlikten onu bile yapacaktım.

Artık, umudumu yitirmek üzereyken, benim kumaş topu yeniden ortaya çıkmış… “Buldum!” diye içimden sevinç çığlıkları atarak kumaşı neredeyse kucakladım. Pek bilirmişim gibi adam kumaşı açınca, sağını solunu evirip çevirdim, bir minik iplik çıkışı gördüm. “Aaa! Defolu” da dedim mi? Dedim. Bu ben miyim??? Satıcı ölçtü, biçti “1.5 mt. daha al, ben de bu defoyu ekleyeyim, yuvarlak hesap …TL. ver” dedi. “Oluur!” dedim sonra aklıma geldi “İyi ama bu kadar çok kumaşı ben ne yapacağım?”… “Abla olur a, eksik kalır üzülürsün, fazla al başka koltukta da kullanırsın” dedi. İnandım, aldım. Kârdayım… :(

Şimdi, bizim semt pazarında da olur bana böyle durumlar. 1 kilogram alacağım sebzeyi, allem kallem edip 1.5-2 ye çıkardıkları olur. Kıramam, üzülür alırım. Sonra da elimde bir dolu sebzeyle, kendime söylene söylene eve gelirim. O hafta sebze kürüne gireriz…

Neyse kumaşı aldım, kenarının süsü eksik kalır mı? Kenarına “sarkıt” alacağım. O da ne?  Şu püskül gibi sarkan iplikli süslerden. Buldum! Ben böyle şey görmedim. Yerde kocaman bir naylon serili, herkes bir o torbayı, bir bu torbayı karıştırıyor… Danteller, simliler, nakışlılar neler neler çıkarıyorlar. Bir süre onları izledim. İpe de asmışlar, dizi dizi… Uzaktan ipe asılılardan birini gözüme kestirdim, torbalara dalsam işin içinden çıkamayacağım, biliyorum. Sesimi satıcıya duyurabildiğim an, elimle işaret ettim. Hemen yanına gitti. Metre falan yok.  Koluyla bir ölçüm ayarladı, o ölçüme göre bir, iki, üç saya saya bitirdi. Bir de bana dönüp, “Bu da fazlası.” diyerek biraz daha çekiştirdi. Naylona koyup verdi. Demek burada işler böyle oluyor. İlle de “fazlası” durumları yürürlükte diye, ses etmedim. Bir de “Metresi … TL. ama sana üç metresi …TL.den veriyorum.” dedi. Yine bir naylon poşette, makaranın büyükbabası gibi duran renkli iplikler bulunmakta. “Bunlar kaç lira?” diye sorunca, “Al abla o da hediye olsun.” dedi. Neler olduğunu bilmiyorum ama olumlu düşünmeye çalışıyorum. Kârdayım. :(

Bunları naylon poşetlere koydular ve ben nefret ederim öyle taşımaktan. Çantamda hep katlanınca, ufacık olan bir torbam olur. Ama çantamı yanıma almadım. Ne olacak? Dooğru, Çinli gibi görünen satıcıların tezgâhını aramaya koyuldum. Dönüş yolumun üstündeymiş. Oradan da o ufalan poşetlerden aldım. Aldıklarımı içine koydum. İşimi başarıyla tamamlamış, yolu da bulmuş olmanın verdiği gururla, eve geldim.

Tümünü elimle teyelleyip, diktim. Makinam yok, makina dikişi için de bir macera yaşadım. Ama Üsküdar’da bizim çocukların küçüklüğünü bilen, eşimin de tanıdığı bir terziye Acıbadem’den inerken verdiğim yol parasından ucuza diktirdim. Ben  “Emeğinin karşılığı daha çok.” dediğim de “Abla, öyle şey olur mu? ” diyerek almadı.  Başka işin olursa, diyerek bir de kartvizitini verdi. Kaç kez hakkını helâl et dediğimi bilmiyorum.

Yalnız bir gerçek var ki neredeyse birbuçuk şal fiyatına tümünü çıkarmış olduğum… Öteki aldığım da üşüyen olursa üstüne alsın diye katlanmış olarak bir kenarda bekleyecek.

Koltuklarım da şal örtüyor artık. Pek de yakıştı. Süslü süslü oturuyorlar, giysileriyle… Salı Pazarı, Acıbadem, Üsküdar’ı gezmiş şallarıyla, küp gibi onları taşıyıp da omuzlarını tutturan, kollarını ağrıtan bir ben de onları izliyorum. Ne yaptım ben şimdi???

Amacıma ulaştım. Oturma odası gibi kullanılan ama gereğinde salon olarak konuk kabul edilen bölümdeki koltuklarımı korumaya almaktı amacım. Umarım başardım.  ;)

BİTTİ.

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 46, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın