
Foto:Değer Altunay
Yine aynı şey… İçim çekmiyor, yazmaya oturmayı… Bir doluluk ki konu açısından, bir boşluk ki oluşanları yazamayacağımdan… Çiçek, böcek, kelebek… Cami, hayrat, hazretler… Gidip de gördüklerin… İyi de bu can sığmamakta kabına… Dönüp dolaşacağız, aynı mekânlara…
Havalara takılsan, ne yaptığı belirsiz… Bir soğuk ve yağmur, ardından yaz geri gelmiş gibi sıcak ve güneş… Geçen hafta Hüsn-ü Hat kursuna gittiğim gün giydiğim montla üşüyüp, yağmurdan korunmaya çabalayan ben… İki gün sonra Osmanlıca kursuna aynı montu giyip gidince sıcaktan bunalarak, soyunup dökünen de ben. Dalgalı havalar, dalgalı kurlar… Dalgalananların onlarla sınırlı kalmaması…
Günleri, haftaları birbirine karıştırdım… Zaman koştururken yaya kaldım… İzlemekte güçlük çekiyorum, oluşanları… Atom Çağı’nda mıydık biz? Çağlar da birbirine girmiş… Uzay Çağı mıydı yoksa? Taş Devri mi önceydi? Cilâlı Taş Devri mi? Taşları cilâladıkları sonrasıydı, tamam… Bir ileri, bir geri olmamalı, sırasıyla olmalı değil mi? Öyleyse cilâladıklarında ilerlemişlerdi insanlar… Yerlerinde saymamışlar…
Bir geyik daha yapalım biz… Yitmeden önce devirlerde… Kolayı bu mu? Öyle!!!
Bende bir şal merakı var. Kullanmayı çok seviyorum, demiştim bilirsiniz. Yetmedi masa örtülerinin üzerine de birer şal örtmeye başladım. Onun adı “kapak”mış. Kendimi dizginleyebildim mi? Hayır! Sıra geldi koltukların üstlerine de şal koymaya. İkea’ya gitmiştik geçenlerde. Aradım ve buldum, denemelik bir tane aldım ki kullanışlı olacaksa dahasını alacağım. Eve gelince denedim. Orasını çekiştiriyorum, burasını yamultuyorum… Yok! Olmuyor.
Koltuğun tekine oturdum öteki koltukları, kanapeyi kesiyorum uzaktan… Sanki karşımda bir canlı var ve bedenine göre ne yakıştırabilirim bakışıyla. Ertesi günü salı ve meşhur “Salı Pazarı” kurulacak. Yıllarca gitmekten kaçındığım o yere üç, dört kere gittim bu nedenle. Ama bir neden de neredeyse ayağıma dek gelmiş olması. Yürüyerek gidilecek bir mesafeye geldi, millet otobüsle toplanıp başka şehirlerden geliyor ve ben nazlanıyorum. Bu da böyle bir durum…
Aklımda bir tarz oluşturdum, ertesi gün kumaş alıp bu işi kendim başaracağım. Ertesi gün oldu, ben yine nazlardayım… Asıl korkum, pazarın içinde kaybolmak. Alışkın değilim ya. Kendime bir nokta buldum işaret alacağım, uzaktan kafamı kaldırdığımda oraya doğru yöneleceğim. Bu bir cami minaresi. Yine de kenardaki tezgâhlardan başladım, ilk olarak. İyi de kumaşlar nerede satılıyor, sormam gerek. Yine çok şanslıyım, pazarın en uzak köşesindeymiş, olduğum yere göre…
Kenarlarda yiyecek, içecek yerleri de açılmış. Ânında mola verdim, bu moral bozukluğumun üzerine. İki kadın hamur açıyor, içine malzemeleri koyuyor, kapatıp sac üzerinde pişiriyor… Gözleme… Miss gibi de kokuyor… Birkaç adam içecek servisi için ortalarda dolanıyor. Pazarın iç tarafında üç masa var, bir de telle çevrilmiş ama bir açığından dışarıya çıkılan yere konulmuş çokça masalar var. Hemen hemen hepsi dolu… Yanı başımdaki beni bekliyor, boş… Oturdum.
Gözlemem geldi, çayım meydanlarda yok. Benim tarafımdaki masalara bakan, gençten bir çocuk… Pazarcıların sesi, sıcak, kalabalığa servis yapmak garibi bozmuş… Suratı kıpkırmızı, gözleri boş bakıyor. Kimbilir saatin kaçından beri ayakta. “Çayım nerede kaldı?” diyorum, çay arabasına hamle yapıyor, aklından ne geçiyorsa yarı yolda duralıyor… O duralayış… Öyle kalakalıyor, içi uyuyor… Büyükleri gelip dürtüyor, bu yine sağa sola seyirtiyor, birazdan önüme geliyor, ben yine çay istiyorum ve o yine iki adım sonra öylece duruyor… Dördüncü hamlede çayım geldi. Daha öğlendi ve o çocukcağız ne yaptı akşama dek, bilmiyorum. Bari bıraksalar biraz uyuyup sonra yine servis yapsaydı.
Masalar dolu, bir kadın ayakta oturacak yer bakınıyor… Yanıma oturup oturamayacağını sordu, buyur ettim ve durulur mu? Konuşmaya başladık biz. O kısa sürede kadın beni sevdi, adresini bile verdi. Üstüne üstlük aklımda kalsın ve gidince evi hemen bulayım diye eve yakın belli başlı alışveriş merkezlerinin adıyla, iyice belletti. Çok tanınmış bir aile üstelik. Adını unuttum, soyadları unutulacak gibi değil. Şu an üzüldüm… Ayıp bana, adını nasıl unuttum ben. Düşüne düşüne bulacağım, yüzü hatırımda ama. Beni çaya ya da kahveye bekliyor. Nasıl güvenip de bana adresini verdiğini sordum, inanın merak ettim… Yüzümden anlaşılıyormuşum, iyi bir insanmışım… Kendimi merak eder oldum. İnsanlar bir anda bana nasıl güven duyabiliyorlar? Bu benim tez konum olsun. Araştırayım. Neyin doktorasını yapıyor olacağım? Bir bilene sormalı…
Bugünlük bu kadar yeter. Eskiden bir sözcük vardı “tefrika” diye. İşte öyle sürdüreceğim.
ARKASI YARIN.
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 34, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın