
Foto:Fatma Çetin
Geçtiğimiz pazar günü, üç apayrı ortamlarda bulundum. Kendimi olayların akışına tümüyle kaptırdığım için, iki günde ancak toparlayabildim. Üstüne üstlük o günlerde bir de griple boğuştum. Belki de acımasız eleştirimde haksız olabilirim kendim için… Bu bir günah çıkartma mıdır, içbenliğimden? Neden olmasın? Gerek var böyle “alt-üst-iç” karmaşık benliklerle uğraşmak ara ara… Severim…
İlk durağım bir konferanstı. Oldukça yararlı bilgiler edindiğim. Aklımın tüm açıklığıyla algılamaya ve sindirmeye çalıştım… Pür dikkat dinledim. Yeri geldiğinde siz dostlarımla da paylaşacağım.
Çıkışımda bir cenaze törenine katılmam gerekti. Takside üstüme başıma çeki düzen verdim. O ortama hazır duruma getirdim kendimi. Bu kez camiyi bulmakta zorlandım. Bir yanlış anlaşılma, cami adı net olarak verilememe durumu… Karacaahmet’teki cami, denildi bana. İlk önce Karacaahmet Dergahı’nın karşısındaki camiye gittim… Kimseler yok. Soruşturunca üç tane cami olduğunu öğrendim, adı Karacaahmet Mezarlığı’yla anılan. Üçüncüsü en yenisi, törenlerle açılan. Dergâhın olduğu yerden bakılınca, minaresi görülüyor. Sağımdan solumdan “İşte oraya git.” diyorlar… Şakirin Camisi’ne…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin
Hava bunaltıcı, ateş bastı sıkıntıdan. O basan ateşin bir bölümü, grip başlangıcındanmış… Ertesi gün çıktı, asıl anlamı ya! Neyse. Elime bir meyveli soda aldım. Önce onu tükettim, yola düştüm. Aralarında çok da uzaklık yok. İkinci Karacaahmet’e bağlı cami de onun biraz alt tarafındaymış. Onu da gördüm, sonrasında.
Şakirin Camisi’ni Gazi, Gassan ve Ghada Şakir kardeşler, baba ve anneleri İbrahim ve Semiha Şakir anısına yaptırmışlar. Mimari proje tasarımını Hüsrev Tayla’nın, iç dekorasyonunu mimar Zeynep Fadıllıoğlu ‘nun yaptığı “bir kadın tarafından tasarlanmış” ilk cami. Nakkaş-mimar Semih İrteş, hat sanatçısı Hüseyin Kutlu, ressam Tayfun Erdoğmuş, cam-vitray sanatçısı Orhan Koçan, mimar-ressam Kadir Akorak, su heykeltraşı William Pye, ışıklandırma Arnold Chan (isometrix), cam sanatçısı Nahide Büyükkaymakçı, metal-demir-gümüş sanatçısı Kaya Kalaycı da yapımında emeği geçen sanatçılar…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin
İlk anda modern bir mimari ile karşılaşıyorsunuz, öteki camilerin mistik havasından uzak. Ama tüm aydınlığıyla, güleryüzüyle karşılıyor sizi. Uzaklardan gelenler, turistler var. Şaşırdım. Burnumuzun dibi, zorunlu gittim, onlar beni şaşırttı.
Gerçi İstanbul’daki tüm müze ve camilerin tümüne gittim mi? Hayır. Nasıl olsa burada yaşıyoruz, gideriz… Düşüncelerinin uzanımı, hiç gitmemişliğe varır ya! İşte öyle bir şey.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin
Avluda siyah mermerle çerçevelenmiş bir havuz var. Havuzun ortasında akan bir su. Fışkıran diyemiyorum. Çünkü bir koca topuzun çevresinde dolanıyor. Nasıl, neden, ne çeşitse… Görünüm öyle. Bahçede bir musluk vardı. Açıyorsunuz, yine böyle bir topun etrafında yuvarlanıyor. Üstünüze ve çevreye fışkırmıyor. Ağzını uzatıp, yuvarlak su kümesinden su içenleri gördüm. Detaylı bakamadım, bir cenaze törenine gitmiştim çünkü.

Foto:Fatma Çetin
Gittiğimde kimseler yoktu, bir türlü cami ismi konusunda anlaşamadığımız eşimden gayrı. O da kapılara çıkmış, beni beklemelerde… “Caminin içine bir gir, ezan okunmadan, kalabalık olmadan.” diye akıllar verdi. Elimdekileri verdim, ayakkabılarımı beklerken o, ben içeri girdim. Aydınlık, apaydınlık, ışıl ışıl bir mekan. Her yer camlarla kaplı. Görülmeyen, kestiremediğiniz bir bölümden, kadınlar kısmına çıkılıyormuş. Doğal olarak göremediğim için, direkt erkekler kısmına yönlendim, yarı yoldan geri döndüm.
Üst kat kadınların. Hiç sıkıcı olmayan merdivenlerden, çıkıyorsunuz. Yine ferah mı ferah bir alanla karşılaşıyorsunuz. Ben de turistler gibi fotoğrafladım. Bir gece öncesinden telefondakileri PC ye aktarırken belleği çıkarmış, telefona geri takmamışım. Bu nedenle sınırlı sayıda çekebildim, görüntüleri.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin
Namazdan sonra, eşim cenazeyle gidince bana beklemek düştü. Mezarlığın içinden yavaş yavaş yürüdüm. İçindeki camiye ulaştım. Biraz orada mola verdim. Düşüncelere daldım.
Eyüp Sultan Hazretleri’ne gittiğimde de aynı duygulardaydım. Ne güzel; büyük zatlar, yerlerini bulmuşlar. Sürekli dualarımızdalar… İşte bu cami çevresi, mezarlık içinde de öyle büyük zatlar var ki… Aynı duyguları verdi bana. Aslında zaman zaman mezarlık, türbe ziyaretleri yapılmalı… Dünya- ahiret bileşimi, bir şeyleri anımsama, geçici olduğunu bilerek boş şeylerin… Tek sayıyla kendine gelebilmek için. Özetle: dürüstlükten şaşmama, çıkar peşinde koşmama gibi doğru meziyetlerin ön plana çıkarılabilmesi açısından. Hani, unutulanlardan olanlar….

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin
Caminin bankında oturmayı sürdürsem, sorun olmayacakmış meğer… Sanki eşim “gasilhane” sözü etmişti gibi geldi. Yanlış yerde mi bekliyorum, moduna girdim. Yine mezarların arasındaki yollardan yürüdüm. İnanılmaz bir sessizlik, ferahlık var. Hepsi huzur içindeler, gibi. Öyle duyumsadım.
Bir mezarın önünde toplaşmış insanlar gördüm. Özel olarak gelmişler sanki, dua ediyorlar… Öyleymiş… Kadınlar bir sokak ardında duruyor, erkekler tam karşısında. Başlarını öne eğmişler, kendilerinden geçmişler. Benim de önlerinden geçmem gerek. Durakaldım. Tek bekleyen biri geldi, başları sanırım ya da onları getiren… Yanıma geldi, “Siz geçip gidin” dedi. Geçtim ama manzara ilginçti. Geri dönüp, yanına gittim ve sordum. Anladım!!!
Gasilhaneyi buldum bulmasına ama ikinci bir gasilhane daha olduğunu bilemeden… Oturdum, beklemeye koyuldum. İkindi geçmiş, artık cenaze kalkmaz zorunlu olunmadığı sürece. İyi ama hâlâ yıkama işlemi var. Birazdan iki tane “şehirlerarası cenaze nakil aracı” geldi, durum anlaşıldı. İki tane koşturan çocuk vardı ortalarda, neden ve nerede olduklarını bilemeden… “Demek bırakacakları kimseleri yoktu.” diye geçti içimden.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin
İnsanlar bambaşka bir ruh durumunda oluyor, orada. İşlem bitecek, insanlar bekliyor. Bir tür göreve dönüşüyor, koşturmacalı. Nasıl ki her şey bitiyor ve kalakalıyorsunuz kendinizle başbaşa… Asıl acının başlangıç noktası oluyor, bu.
Ben orada sıfır moralle, “yaşamın gerçeği”ni izledim ve haber bekledim. Eşim başka yerde olduğunu bildiren telefon görüşmesini yaptı. Caminin bankında oturmalıymışım, meğer. Olsun, Allah tüm bunları görmemi, yaşamamı, duygularıma işlememi nasip etti… Yaşanılması gereken anlardı, demek benim için. Tüm bunları düşünmem, eşime kızarak söylenmemi engellemedi…
Oradan çıkıp, bir taksi çevirdim, kızgınlığımdan sürücünün yolu uzattığını ayrımsayamadım. Kendini uyanık zanneden, zavallı insanlar… Üç beş lira için tenezzül ettikleri durumlara bakar mısınız? Yabancı yer olsa anlamanız güç, İstanbul “BÖYYÜK ŞEER”… İyi de doğdum, büyüdüm, yaşamım bu çevrede geçti benim. Sen, üstelik “şiveli” konuşurken, geldiğin belki de birkaç yılla sınırlıyken, bu yaptığına ne demeli… Diye söylenmedim… Gerçek yaşamın içinden çıkmıştım yeni… Hepimizin gideceği gerçek yaşam… Ucuzdu yaptığı, kendini yansıtmıştı davranışına.

Foto:Fatma Çetin
Eve gelip, yeniden çeki düzen verdim kendime… Yeterince bir mola olamadan, bu kez yemeğe gittik oğluma. Fenerbehçe- Galatasaray maçı… Yine gergin bir ortam. Biz sevindik, oğluş bozuldu. Nasıl çıkmış aramızdan bir Galatasaray’lı? Suç; o miniminicikken yazlığa gittiğimizde, sıfır numara bir Fenerbahçe forması bulunmayan dükkanda ve bu nedenle “Daha ne anlar o” diyerek, o formayı alıp giydiren annesinde…
Gün bitti, ortada karmaşık bir ben kaldım. Yoğun yaşanan duygular, içe sinmekte ve uzun süre atılamamakta… Belki de hiç atılamamakta ama zamanla yerli yerine oturtulabilmekte… Hâlâ boğuştuğuma göre… İyi etkilenmişim, tüm yaşanmışlıklardan…
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 57, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Kasım 11th, 2009 at 10:26
yüreğinize sağlık…
Kasım 12th, 2009 at 19:03
Sağ ol sevgili kızım. Girmişşsin derinliğine konunun. Senin de yüreğine sağlık, anlaşabildiğimiz için. Sevgilerimle.