17 Ekim, 2009 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Bir cumartesi gününün, benim için haftanın öteki günlerinden hiçbir ayrımı olmuyor artık. Öğrencilik, gençlik günleri ahh, ahh!!! Gel de deme şimdi… Demeyeyim ve ben de kendime göre bir cumartesi günü geçireyim, düşüncesiyle düştüm yola…

Gerçekte bir nikah yemeği var… Eh! Hediyesiz olur mu? Kadıköy ve Üsküdar’dan alabilirsin, diyorlar evden. Yok! İlle de bir Kapalıçarşı havası solumalıyım. Yok, yok… Deniz havası… Bir soluklanmalıyım, çıkıp dolaşmalıyım…

Cuma gününden kafama taktım, baktım hava kapalı. “Meteorolojik uyarı!” yazıları geçiyor TV de, kaldım evde.

Ama bugün güneş bir görünüp, bir yok olsa da arada gülümsüyor ya. Yağış da yok. Beni tutabilene aşkolsun.

Harem’den arabalı vapurla geçmek daha uygun geliyor, elektrikli tramvaya yakın. Bindiğim vapur hemen kalkıyor. İstanbul’umun bir başka köşesi, yine doyumsuz manzaralar eşliğinde ilerliyoruz. Yok dünyanın hiçbir yerinde, böyle güzellik.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Asya’dan Avrupa’ya geçiş, başka nerede yapılabilir hem eşsiz manzara izleyerek, hem mis gibi hava soluyarak ve hem de böyle kısa sürede???

Boğaziçi Köprüsü tarafı bir göl görünümünde, Marmara tarafı ucu açık deniz. Tarihi Yarımada’ya yaklaşırken, seyrine doyamadığım Topkapı Sarayı, Sultanahmet Camisi ve Ayasofya… Tüm ihtişamlarıyla “Hoş geldin.” diyorlar. Kaç kez geçmiş olursam olayım, hatta üniversitede okurken ve işe giderken her gün de olsa bu, her keresinde aynı coşku duyulur mu? Ben duyuyorum, dostlar.

Karaköy tarafında iki büyük yolcu gemisi ve bir büyük yat var, limana yanaşık. İçlerindeki turistlerden bir bölümüyle kesin Kapalıçarşı’da ve yürüdüğüm yollarda karşılacağım.

Sirkeci kalabalık, tramvay da öyle. Eee bugün cumartesi, hava güneşli… Herkes benim gibi dışarı atmış kendini, besbelli. Çemberlitaş’ta iniyor ve gümüşçüleri bulma yolunda ilerliyorum. Aslında almak istediğim inci de yolu öyle tutturacağım… Yoksa karışırım oralarda…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Kısa sürede de buluyorum, sokakları. Satışları toptan olmuş neredeyse tüm o yerlerin. Şimdi biz kadınlar takı tasarım olaylarına girişince, gidip yerinden alıp yapmaya başlayınca, demek dükkanlardan itirazlar yükseldi… Böyle bir önlem aldılar. Birkaç yerde tek satış yapılıyor, onlar da toptan fiyatına değil…

Böyle dolana dolana bir dükkandan dolar üzerinden hesaplamalar eşliğinde inci dizisini seçiyorum. Daha doğrusu seçmeye çalışıyorum… Doğal olarak önünüze bir tomar, yetmedi bir tomar daha konulunca, kalakalıyorsunuz. Ama ben inci ve pırlanta hastası olduğum için, nasıl bakılır diye iyice bir araştırıp öğrenmiş bulunmaktayım.

Allah’ım girdiğim dükkanda, yok yok… Onlarca taş dizi dizi çevrenizi kuşatmış, gözünüzü almaz mı? Ya da siz gözünüzü ayıramazsınız… Ben harika renkli yakuta kilitlenmiş bulunmaktayım… Olmazsa olmaz… İncecik ama ışıl ışıl.. En az üç dizi almak gerek ki bir kolye oluşturulsun. Onu altın rengiyle bütünleştireceksin… Kovuyorum, şimdilik aklımdan… Şimdilik…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Bir de internet adresi aldım. Taşların  mitolojisini, yararlarını, mineralojisini, bakımını ve bir dolu özelliklerini içeren anlatımının bulunduğu. Onu da paylaşayım istedim, siz dostlarımla…

“http://seherkuyumculuk.com/”

Sağım solum dizilerle dolu dükkanlarca kuşatılmış… Oyalanmayacağım… Gümüşçüye de gitmem gerek… Onlardan da bir dolu dükkanlar var. Harika tasarımlar, antikalar… Nefsine hakim ol… Yutkun… :(

Gümüşü, zirkon taşlarla bütünleştirmişler. Evdeki kolyeme de uç almalıyım… Yalnızca o kadarcık… Vallahi kişinin kendini kaybetmesi an meselesi… Altın takıyla hiç işim olmaz. Kuyumcu dükkanları, kalın kalın bileziklere bakmam bile. Varsa yoksa; gümüş, inci, beyaz altın ve pırlanta… Gümüş takılar, hele otantik ve antikaysa kendimden geçirir. İnci de öyle. Hemen hemen her evlenene inci alıyorum. Bembeyaz gelinliğin saflığıyla, incinin asaleti beni büyülüyor. Bu yaşta hâlâ o duygulardan kurtulamamışım.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Alışveriş işimi bitirince, Eminönü’ne yürüyerek inmeye karar veriyorum. Zaten yolu yarılamışım bile. İyi ama kalabalık da iyice artmış. Kapalıçarşı boğuyor bir an. Mahmutpaşa daha da yoğundur. Göze alamıyorum, o sıkışıklığı… Sultanahmet’e doğru yöneliyorum. Cağaloğlu’nda buluyorum kendimi. Bir dolu turist otobüsü geçiyor önümden. Şimdi Sultanahmet de yoğundur, düşünceleriyle yokuş aşağı inmeye karar veriyorum. Araba ve insan yoğunluğundan bunaldım ben.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Cağaloğlu’nda kırtasiyeciler de dopdolu. Bir ikisine girip kalemlere baktım, niyeyse… Kitap ve kırtasiye dükkanları da benim için vazgeçilmezdir. Bilgisayar masamın üstü, büro masası gibi. Çalışma hevesim yarım kaldı ya… Sanırım ondan.

Okumayı ve yazmayı çok seviyorum. Vapurda herkes öylece otururken, cep telefonuyla fotoğraf çeken ve bir yandan da bloknotuna bir şeyler çiziktiren, tek bireydim. “Büyünce âlim olacak bu çocuk… Belli!” ;)

Bir şeyler atıştırdım, demeyeceğim… O, gelenek çünkü. Oturduğum sürece yanımdan koca naylon poşetlere doldurulmuş eşyalarla, bir dolu kişi geçti. Mahmutpaşa boşaltılmış, adeta.

Arabalı vapurla dönüşüm de keyifliydi. İnsanları hiç görmedim, vapurun nasıl olduğunu bile anımsamıyorum. Oysa ki yeni konulmuş ve benim ilk binişimdi. Bakıp, inceleyecektim ama İstanbul’umun güzelliğine kilitlenmiş bir ben varken… Zordu…

Sevgiyle kalın…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 58, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın