18 Ağustos, 2009 tarihinde fatosh yazmış

Foto:Alihan Çetin

Foto:Alihan Çetin

AKYG ile gezimizi, ertesi gün Çukurcuma’ya gitmek üzere sözleşerek sürdürmeye karar verdik. Hep dekorasyon mecmualarında adı geçen, o çok pahalı antikaları göreceğiz.

Gece eşim arıyor “Yarın ne yapacaksınız?” diye. Çukurcuma’ya gideceğimizi öğrenince “Dikkat edin size de antika niyetine bakmasınlar.” diyor. Eh! Biz antikaysak, o daha da antika öyleyse. Cüzdanlarda yaşlarımız kayıtlı… Moralimi bozamadı işte. Ama arkadaşlarımla paylaşınca, çokça gülüşmemize neden oldu…

Yarın oldu, çıtırımız bizi toparladı ve yola koyulduk. İstanbul bu, dolaşmakla bitmiyor. Bilip gördüğünüz yerler bile bir başka amaca hizmet eder olabiliyor. Hep geçtiğiniz sokakları “Aaa! Burası mıymış?” diye yeni bir gözle izler olabiliyorsunuz. Benimki de öyle hallere büründü, oonca dolaşmanın sonunda Taksim İlkyardım Hastanesi’ni ve köşedeki ATM ye gittiğimde karşılaştığım İstiklal Caddesi’ni gördüğümde… Hep söz ederim ya “görmek ve bakmak” arasındaki uçurumdan… İşte öyle bir şey…

Çukurcuma, İstiklal Caddesi’nin paralelinde Galatasaray’a doğru ilerleyen ve yokuşlarla bölünen bir bölümde.

Arabayı otoparka bıraktıktan sonra, yokuş aşağı inmeye başladık. Sağlı sollu dükkanlar var, binalar bitişik ama dükkanlar arasında atlama olabilen. Giriyor ve bakıyoruz… Çoğu eşya gözümüze âşina geliyor. Kimi anneannesinin evinden, kimi kendi evinden parçalar buluyor. Küçükken anneme benim için saklamasını istediğim hatta tutturduğum ama yaşım 8 ya da 9 olduğu ve annem tozundan bıktığı için bir camiye verilen, hiç mi hiç unutmadığım kocaman kilimden görüyorum. İçim cız ediyor, anılarla birlikte.

Ne modaydı, eskiler verilecek ve yerine yeniler konulacak. Her şeyler elden çıkarılmıştı. Belki biz de aynı davranışı sergilerdik, bilemiyorum. Bir köşede; eskiden bir arkadaşımın evinde bulunan kol koyma yerini bile anımsadığım, katlanır kanepeler gördüm. Nasıl eski günlere gidiyor, insan. Bazı dükkanlarda üst üste yığılmış, bekleyen mobilyalar var. O günlerden bir şeyler anlatmaya çalışır gibi bakıyorlar, sanki. Belki bir çoğu geçim sıkıntısıyla el değiştirdi… Bilinmez… Yeni alıcılarını bekliyorlar ama içlerinde taşıdıkları ruhla… Ah! Bir dilleri olsa da konuşabilseler… “Nelere tanık oldunuz, siz?” diye iç geçiriyorum aralarında dolanırken… Kimine dokunuyor ve duyumsamaya çalışıyorum.

Babaanemin küçücük bir halısı vardı. Onu da çok istemiş ama camiye verilmesine engel olamamıştım. Yıllar sonra eşim ve çocuklarımla bir gezimizde Pamukkale’de benzer ama biraz büyükçesini bulmuş, hatırı sayılır bir paraya almıştım. Hâlâ kullanırım. Yanı başımda şu an… Sol yanımda… Sevgiyle göz atmama neden oldu… Benimle yaşıyor… Belki de bu nedenlerle eşyalarıma çok değer verir, kıyamam ayrılmaya…

Bir dükkanda opalin vazolar görüyor, içeriye giriyoruz. Yine her kafadan anılar çağrıştıran cümleler dökülüyor. Bu dükkan düzenli ve dekorasyonu da güzel. İki oturma grubu var. Bir müşteri ya da arkadaş ile çay içiliyor. Sıcak bir atmosfer… Dolaşıyoruz. Köşede, satın alınmak üzere ayırtılmış parçalar duruyor. El yakan fiyatlarla… Ama değer…

Altın varaklı aynaları onaran bir dükkan görünce izin alıp izlemek istiyoruz. Çok emek ve sabır gerektiriyor. Eksik bölümlerin kalıbı çıkartılıp, plastikle aynısını yapıyor ve boşluklara yapıştırılıyormuş. Birebir gördük… Sonra da üzerine altın yaldız boyası geçiliyor. Birkaç bitmiş vardı kenarda. Gerçekten çok güzel olmuş, ellerine sağlık. Ancak boya kokusu dayanılmaz. Hele sürekli solumak, tehlike içermekte. Dışarı çıkıp soluklanıyoruz, aklımız aynalarda…

Yokuş aşağı inerken küçücük kapısı, kenarında ahşap oturma bankı olan pırıl pırıl bir dükkan ilgimizi çekiyor. Kapının solunda şişe görünümlü camların arasına iliştirilmiş çiçeklerle çok şirin. İçeride genç bir kadın. Arka bölümü atölye haline getirmiş, küçük cam objeler yaratıyor. İzin alıp o yöne gidiyorum. Burada da içim akıyor. Ben de ellerimle çalışmayı ve bir oluşum ortaya çıkarmayı severim. Mutlu olup olmadığını soruyorum. “Yaptıklarım, bakanlarca değer gördüğü sürece mutluyum” diyor. Biz bayıldık doğrusu… Zevkle dizilmiş, özgün objeler var raflarda. İlgi ve hayranlıkla izliyoruz. Az biraz alışveriş ediliyor, bu dükkanda. Hayır dilekleriyle ayrılıyoruz.

Birkaç dolaşma sonunda bitti işte. Yokuş yukarı tırmanış başlıyor ve benim olmazsa olmazım “yemek, içmek” işi molam geliyor. Gençler, çalışanlar, kalabalık… Her telden insan dolu… Çeşit şehrim benim… Kozmopolit İstanbul’um… Bazı bölgelerde daha da belirginsin…

Daha aşağı inerken tutturduğum olayımın sokağını arıyoruz. “Kahve falı ve tarot bakılır” tabelalarının olduğu sokağı… Belki dahası da vardır ama ben ille de “Kadınlar ……” diye gördüğüm tabelalı yeri istiyorum. İkinci kelimenin ne olduğu aklımda değil. Sokağı bulduk, yerime konuşlandım. Kahve içip, fal baktıracağım. Ne meraksızlar, bir ben mi yani? Ne yapalım, pek anlarmışım gibi her kahve içişimde fincanı ters çeviren ben… Soğuyunca çevirip içine boş boş bakan da ben. “Fala inanma, falsız kalma” hesabı… İş olsun işte…

İsimler yazıyor dükkanın kapısında… Orada bulunanlardan birinin adını seçecekmişim. Şöyle bir tartıp, isimleri hazırlıyorum. O an kim varsa dükkanda o baksın isteyeceğim. İstedim ve falım bakıldı. Elimde bloknot, not tutacağım aklımca. İlk milli oluşum bu da… Heyecanla masaya oturuyorum. İlk cümlelerde aklım uçuyor dahasını anımsamıyorum. Not mot hak getire. Bu kadın beni tanımıyor ki… İyi de nasıl biliyor. Allak bullak oluyorum. Pes!!! Bu ne iştir anlamadım. Not da tutamadım. Dediklerini de tam anımsamıyorum. Hipnotize mi oldum ben ya!!!

Otoparka bıraktığımızda Çukurcuma heyecanıyla göremediğimiz karşısındaki iki pasajı ayrımsıyoruz. Hatırları kalmasın… Onları da şöyle bir dolanıp, turumuzu tamamlıyoruz. Dönüş yolu yoğun trafiğe teslim olup, adım adım ilerleme durumları günün güzelliğini bozmamalı.

Ertesi günü yazlığa gidiş saati ayarlamalarıyla ayrılıyoruz, grup elemanlarıyla.

Yazı kapatış gibi birlikte olduğumuz hafta sonunu da gerçekleştiriyoruz, çok şükür. Mutluyum, mutlusun, mutlu, mutluyuz, mutlusunuz, mutlular… Tekerleme bu… Aslında örtülü ödenek gibi bir dolu olumsuzluklar olmazsa olmazı yaşamın… Önemli olan aralarda mutluluğu yakalayabilmek ve örtünün altına gizleyebilmek olumsuzlukları. Yaşanılır kılan da bu olsa gerek… Ve depolayarak mutlu anları, gereğinde çıkarıp kullanabilmek…

Gülümsemenin var olduğu günler, çok olsun yaşamımızda… Sevgiyle kalın…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 63, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın