14 Ağustos, 2009 tarihinde fatosh yazmış
Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Yazlıktan dönerken Altın Kızlar Yazlık Grubu (AKYG)’muzdan birisini orada bırakmıştık ama iki gün sonra döneceğinden ve tatil izni bitmediğinden hafta içinde gezi planımızı hazırlamıştık. Şimdi tatil onun, biz ev kadınıyız ya bize her gün tatil(!) diye düşünüldüğünden, gidilecek yerleri onun seçimine bıraktık. Her ne kadar yarım asrı devirmiş de olsa çalıştığı için, o AKYG’nin çıtırı sayılıyor. En küçük yarım asır devirense erken davranan kızı yüzünden “nine” olmuş durumda. İşler biraz karışık…  ;)

Salı gecesi dönen çıtır, hemen telefona sarılmış “Gidiyor muyuz yarın? ” diyor. Bana sorulur mu? Ânında bir telefon trafiği ve işlem tamam. Evden eve servis yapan çıtırla ertesi günü saat 11.00 da yola koyulup, Avrupa Yakası’ndakileri toparlayacak ve menzile varacağız. İstikamet, Dolmabahçe Sarayı.

Dediğimizi yaptık ve saat 12.10 gibi sarayın bahçesine giriş yaptık. Allah’ım o ne kuyruk… Az sayıda Türk, çok sayıda turist kuyrukta bekleşiyoruz. Biraz durup sıkılınca, ilerlemeyen kuyruğun nedenini araştırmaya koyulduk. Gişe kapalıymış. Çok yoğun olduğu için bekletiyorlar ve içeridekiler çıkmaya başladığında başkalarını almaya başlıyorlar, diye fikir yürüttük. Doğru da çıktı… Şöyle bir kaba hesap yaptım aklımdan, “Saat 14.30 sıralarında içeride oluruz” dedim. “Yok artık” naralarıyla karşılandım. 12.30 da gişe açıldı, bir heves ilerledik… Yine durduk… Gişe kapanmış.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Önümüzde arkamızda başka başka diller konuşuluyor. Hintliler önümüzde, İngiliz ve Fransızlar arka sıramızdalar. Hintliler klasik giysileriyle çok renkliler.  Beklerken çimlerin kenarındaki kaldırımlara oturuyorlar, rahatça. Bir kız çocukları var, sarı giysisiyle çok şirin. Bir de genç kız bekliyor, yeşil sarisiyle o da ışıltılı bir görünümde.

Saat 13.00 de yine hareketleniyoruz. Gişeye varamadan yarı yolda yine kalakalıyoruz, kapandı. Işıklı yazı geçiyor, “saat 14.00 de açılacak”… Yarım saat aralıklarla kişi sayısı belirliyorlar.

Nöbet tutan askerlerin değişim saati gelmiş, sıraya diziliyorlar. Birbirlerine komut veriyorlar. Bir er adını soyadını ve birliğini söylüyor, ardından “Ankara” diye ekliyor. Kenarda izleyen kadınlardan biri o eşsiz ve disiplinli anda, ere doğru eğilip “İçinden misin yavrum?” diyor. Erlerde kıpırtı yok ama ben kendimi tutamıyorum. İnanılmaz bir an.

Susuyor, acıkıyoruz. İkili olarak büfeye gitmeye karar veriyoruz, ben ikinci gruptayım. Hemen önümde sıklıkla telefonda Arapça konuşan bir genç var. Arkadaşlarıma, nöbet değişimi sırasında fıkra gibi olayı anlatırken, anlayıp gülmüştü. Türkçe de anladığını varsayıp soruyorum “Nerelisin?” diye. Mısır’lıymış, İTÜ de telekomünikasyon okuyormuş. İTÜ giriş sınavını nasıl kazandığını sorunca “Bize çok basit sorular soruluyor” diyor. Konuya uzağım, yorum yok. Yedi yıldır Türkiye’deymiş. “Cennet gibi burası” diyor. “Biliyoruz” diyorum.  Bu nedenle herkesin gözü üzerimizde diye de içimden geçiriyorum. Ailesiyle gelmişler, babası bir firmada müdürlük yapıyormuş. O da Mısır’lı bir aileyi gezdirmek için gelmiş, meğer. Hem rehberlik yapacak hem de kendi gezecek.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Dolmabahçe Sarayı 31. Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmış. 13 Haziran 1843 tarihinde inşasına başlanmış ve 7 Haziran 1856 tarihinde kullanıma açılmış. 15 dönüm alana, monoblok bina olarak, Türkiye’nin en büyük sarayı.

Sonunda müzenin bahçesine giriş yapıyoruz. O ne muhteşem görüntüdür, Allah’ım. Fıskiyeli havuz ve çevresindeki çiçekler, ağaçlar bile kendimden geçmeme neden oluyor. Önce “Selamlık” bölümünü gezeceğiz. Merdiven başlarına galoşlar konulmuş ve iki koltuk. Oturup rahatça giyebiliyorsunuz. Kapıdaki görevli “Türk olan var mı? ” diye soruyor. Önce Türk’lere tur yapılacakmış.

Önde rehber anlatıyor, grubun arka tarafındakilerin de arkasında yine görevli bekliyor. Rehber hızla anlatıp, hızla ilerliyor. Ben isyanlardayım… Ne sesi duyuluyor, ne de çevrenize bakmak için zaman kalıyor… Oysa ben o havayı solumak, yaşamışların ve yaşanmışlıkların hazzına varmak istemiştim. Gruba yetişmekte zorlanıyorum, görevli huzursuz. “Her gelen gruba bunu uyguluyoruz” diyor. Ben de “Buranın turistler için bir müze olabileceğini ama benim için tarihimin bir parçası olduğunu” söylüyorum. Bu nedenle havayı solumak, hazzına varmak istediğimi de ekliyorum. Bir sonraki Arap grubun en arkadaki bana yetiştiğinden, görevlinin elinden geldiğince(!) toleranslı davrandığını eklemeliyim. Bana yetti mi? Kocaman bir “Hayır”… Ama giriş 20.- TL. Halk günü varmış… Yetersiz… Aynı yoğunlukla biraz zor…

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Salona gireceksiniz… Avizelerin ışıltısında; eşyaların varlığıyla üzerinde oturanları, yürüyenleri duyumsayacaksınız. Masalara ve sandalyelere baktığınızda o günün yemeklerini göz önüne getirecek, toplantıları canlandıracaksınız… gibi… Ama vakit yok… Koştur koştur bakıp, geçiliyor… O muhteşem eserleri bile göz ucuyla şöyle bir süzebiliyorsunuz.

Örneğin “Kristal Merdiven Trabzanları”… Anlatılması olası değil, görmek gerek… Hele bir de tertemiz ışıl ışıl olsa… Merdivenlere otur, öylece bak, bak ve bak… Yer döşemelerinin ahşap geçmeleri ayrı bir güzellik… Dev kristal avize… Opalin vazolar… Nereye bakacağınızı şaşırmış bir durumda, bırakıp yürümek zorundasınız. Fotoğraf çekmek de yasak.

Halife Abdülmecid Efendi Kütüphanesi’ne girince kitapların tozlu görünümünden etkilendim, değerlendirilip değerlendirilmediğini sorunca, görevliden “Kitaplar okunuyor. Hem de tek tek araştırılıyor.” yanıtını aldım. “Selamlık Hünkar Hamamı” na hayran kaldım. O manzarayı izlerken, insan yıkanmayı unutur diye geçti içimden. İhtişam… Görkem… İkisi aynı anlam… Varsın olsun… Az bile… Manzara yeter… Canım İstanbul’um…

Genel olarak simetri gözümden kaçmadı. “Harem” bölümünü gezerken de oyalanan ben, artık dışarıya gönderebilmek için son koz gelen üst yetkiliden bunun Barok tarzının bir özelliği olduğunu, disiplini ve devletin büyüklüğünü simgelemek için Fransız tarzından etkilenilerek Versailles Sarayı’ndaki gibi aynen uygulandığını öğrenmiş oldum.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Salonlar ve odalar, sarayın tümü çokça onarılmaya muhtaç geldi gözüme. Zaten içeride ve dışarıda kurulmuş iskeleler görülmekte ama eşyalar da binlerce kişinin geliş ve gidişleri ile tozlanıyorlar doğal olarak. Nasıl yapılır bilmiyorum? Korunmalı ve çok daha mükemmel olmalı diye düşünüyorum. İçeriye alınan grupların titreşimleriyle avizeler şıkır şıkır sesler çıkarıyor. Çünkü zemin sallanıyor, o adımlarla. Kimi yerde ayağınızın altı çukur, hem de halı kaplı olmasına karşın çukuru duyumsuyorsunuz. Kimi pencerelerdeki perdeler çok kirli ve yırtılmış. “Özgün olarak yaptırılamaz mı?” diye geçiyor içinizden. Hayranlıkla izlerken, her an yitip gidecek duygusunu da yaşıyorsunuz içinizde.

Elden geldiğince hızla geçelim, yazı bitmeyecek. Ama saray da gezmekle bitecek gibi değil. Halife merdivenlerinden inerek az bile yazdığım selamlık bölümünü bitirelim. Korkuluklar dökümden yapılmış. Giriş bölümünün ihtişamından yoksun. Parkeler de bizim kullandıklarımız gibi geçmeli. “Değerli Eşyalar Sergi Salonu” ile bu bölüm bitiyor ama ben sergilenen eşyara bakıp, nerelerde hangi ziyafetlerde nasıl kullandılar diye düşlere dalmışken, yanımdan hızlıca Arap turistler geçiyor. Yine yetişip geçtiler işte. Çünkü onlar için bir müze, benimse tarihim…

“Muayade Salonu” tam 2.000 metrekare, kubbe yüksekliği yaklaşık 36 metre. Kubbenin çapı ise 25 metre. Her döndüğünüz yerde sütunlar… Tam 56 tane. E bu salona konan halı da ona göre. 124 metrekarelik bir Hereke halısı. Kafanızı kaldırınca boynunuzun bakmak için tutulduğu avize ise tam tamına 4.5 ton. 664 mumluk bu avize de İngiltere’de yapılıp gelmiş. Tepelerde balkonlar var. Elçiler bir balkonda, orkestra bir balkonda… Derken doğal olarak hemcinslerim geldi aklıma, bu salona girip giremedikleri. Gi-re-me-miş-ler… Selamlık bölümünü gezerken bir ara delikli camlar görüp nereyi görüyor diye kafamı uzatmıştım. Gördüğüm koca salon burasıymış meğer. Ve o canlar bir tören olduğunda onların arkasından bakabilirlermiş ancak… O da izin çıkarsa… Erkek görevli, benim “Kadınlar nerede duruyorlardı?” soruma içten kızmış “İşte oradan, demin gezdiğiniz yerden” diye yanıt veriyor.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Mustafa Kemal Atatürk’ümüz İstanbul halkına Cumhurbaşkanı olarak 1 Temmuz 1927′de ilk kez buradan seslenmiş. Konuşma metni salonda sergileniyor. Devlet resepsiyonlarında da ara ara kullanılmış. Ve Atatürk’ümüz vefat ettiği zaman naaşı, 16-18 Kasım 1938 tarihleri arasında katafalka saygı duruşu için konulmuş. Atatürk’ümüzün cenaze namazı da yine bu salonda 19 Kasım 1938 tarihinde Ord. Prof. Şerafettin Yaltkaya tarafından kıldırılmış.

“Harem” bölümü 16.05 te açılacakmış, dönüşümlüymüş… Görevliler öyle diyor. Biz de “Camlı Köşk” ü görmeye gidiyoruz. Camlı Köşk’e giderken ufak çaplı bir kuş cennetine rast geliyoruz. Sülünler, paçalı tavuklar, horozlar, bıldırcınlar var. Hepsinin kafesi ayrı ama bir bölümü dışarıya çıkmış, kardeş kardeş geziniyorlar. Bekledik, bekledik sülün kanatlarını açmadı. Oysa çok güzel renkleri vardı.

Yine galoşları giyiyoruz. Camlı köşk de bir ayrı güzel. Merdivenlerini tırmanırken gördüğüm lal rengi tekli avize bile… Camlı bölümde tümü ve sandalyesi kristal bir piyano var. Olduğu gibi içi görülüyor. Selamlıkta gördüğümüz çini sobalardan ve şömine de var. Kristaller her yerde… İçim gidiyor… Dizi dizi sülün, üzüm, kuş tüyleri şekilleri verilmiş kristaller ferforjeyle bütünleştirilmiş ve köşe lambası görevi yapmış zamanında. Caddeden öylece bakıp kurduğum düşlerin, bu kez tanığı oluyorum. Bir de camdan geçen araçlara bakıp, şimdi içindeyim işte diyorum. Buradan çıkmalıyız, Harem’e gideceğiz. Zamanında hemcinslerimizin yaşamına konuk ve tanık olacağız.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

“Harem Bölümü” nde de aynı işlem. Koltuklara oturup, galoşumuzu giydik. İçim daraldı girdiğimde. İhtişamın “İ”sine denk gelemedim ilk an. Merdivenlerin korkulukları halife merdivenlerininkine eş. Kadınefendi’lerin odası iç karartıcı. Toplandıkları salonlarda, hüzün hakim… Bana mı öyle geliyor? Okuduğum kitapların etkisi mi acaba diye duruyor ve soluklanıyorum. Yok, hayır… Hüzün var bu odalarda ve içine kapanıklık. Bir dolu “Kadınefendi Odası” var… Hepsinde ağır bir hava ya da havasızlık…

Atatürk’ün vefat ettiği odaya geldiğimde, öğrencilik yıllarımda gördüğümde ne derece etkilendiysem… Aynı duyguları kat be kat yaşadım. Sarayda tüm yaşamışlarla birlikte, onun da ruhuna bir fatiha gönderdim… Nurlar içinde yatsın…

Valide Sultan’ın dairesi, yatak odası, misafir odası, has odası, sofası gibi bölümler var. Pek beğendim. Benim de iki oğlum var ya hemen sahiplendim. Aşağısı kurtarmaz… Kendine ait odasındaki yatak, dolap ve avizeler, dekorasyon öteki odalara göre oldukça iç açıcı geldi.

İç içe geçmiş iki oda düşünün. Biri küçük, lavabolu ve bir kanepe bulunuyor yanında aletler,leğen gibi bir şey… Öteki oda daha büyükçe… Lavabo, bir yatak, beşik, dolap falan var. Burası doğum odasıymış. Çok hassaslaştık hepimiz. Anneyiz ya! Sanki yaşananları yaşadık. Öyle durakaldık bir süre… Çocuğunu kucağına alabilenler, alamadan yok edilenler, çekilen acılar… Film gibi geçti… En azından benim gözlerimin önünden.

Foto:Fatma Çetin

Foto:Fatma Çetin

Üstünde cibinlikle kral tacı olan saten örtülü bir yatak olan odaya geçtik, “Sünnet Odası”ymış. Güzelce süslenip, veliahtlara hazırlanmış. Biraz ötede yine veliahtların oyun odaları var, minyatür sandalye, dolap ve paravanla birlikte. Her odanın çini soba ve paravanı olmazsa olmazı.

Mavi ve pembe adı verilmiş salon bölümleri var. Her ne olursa olsun, hüzün yapışık durumda. Şen kahkahalar duyamadım, gönlümde. Harem Bölümünden çıkarken, merdivenlerin bitimine az kala bir Kadınefendi Dairesi daha çarpıyor gözüme. Kafamı şöyle bir uzatıp bakıyor ve bir an önce uzaklaşmak istiyorum bu bölümden. Sanki zorla alıkonulacak ve esaret yaşayacakmışım gibi… Bilemiyorum… Bana öyle bir duygulanım verdi…

Oh! Güzelim bahçe, mis gibi hava… Dooğru deniz kenarına. AKYG mla bir masa seçip, oturduk. O sırada çok katlı bir turist gemisi hareket etti Karaköy tarafından. İnşaallah böyle bir gemiyle geziye de çıkarız birlikte, diye dilek tuttuk. Çaylarımızı içtik, pizzamızı paylaştık. Dönüş yoluna koyulduk. Avrupa Yakası’ndakilerin işi kolay. Evlerine ulaştılar. Biz canım İstanbul’umun çilekeş trafiğinde yol aldık, epey bir süre. Şükür evimizdeyim. Saray değil ama Kadınefendi, Valide Sultan da yok başımda. Bu bir düş değil. Kendimin hükümranıyım.

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 48, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın