21 Temmuz, 2009 tarihinde fatosh yazmış

foto:Fatma Çetin

foto:Fatma Çetin

Yıllardır gideriz, belli sokak ve caddesinde alışverişimizi yapar geçeriz… Bu kez şöyle bir içinde dolanalım ve tarihi binalarını görelim diyerek dört arkadaş keşif turuna çıktık. Umduğumuzu bulduğumuzu söyleyemeyeceğim… Ama Selimpaşa’yı sevdiğimi, şirin bir yer olduğunu da ekleyeceğim en başından…

Cuma gecesi sözleştik. Öğleye doğru Selimpaşa’ya inecek ve eski evleri, belki de restore edilmiş tarihi binaları göreceğiz. Havanın sıcaklığına aldırış etmeksizin, dediğimizi uygulamaya yol aldık. Ara sokaklarda dolaştık. Yazık ki çoğu yıkılmaya yüz tutmuş, harabe binalarda bulduk eskileri. Ya da üstü sıvanarak, pimapene dönüştürülmüş pencere oyuklarıyla karşılaştık. Bir de bol bol çanak antenler vardı, görüntü kirliliği oluşturan. Üç katlı bir ev, minicik balkonlar, balkon boyutundan büyük takılı çanak anten… gibi.

Sokağın adı Şaraphane, sokakta  eski mahzen görünümünde bir bina… Bakımsız, tepedeki camlarından ota benzer bir şeylerin fışkırdığı. Belediye binası anımsadığım kadarıyla eski taş yapıydı. Şu an sıvanmış, yeniye dönüştürülmeye çabalanmış. Eski görünümün restorasyon ve korumasıyla olduğu varsayımı, daha güzel geliyor düşüncelerime. Bir ilkokul gördük. Ön taraftaki bina yeni eklenmiş, arka bölüm eski olarak korumaya alınmış ve öğretime açılmış. Sevinçle baktık o görünüme.

foto:Fatma Çetin

foto:Fatma Çetin

Sahile yakın, “yar” hecesi kalmış aklımda bir sokak… Uca gidip baktığımızda “uçurum demek istediklerinden,  bu isimle anılmış sokak” dediğimiz. Tek katlı bir ev… Birkaç basamakla çıkılan merdivenler, merdiven kenarında renkli çiçekler… Buraya dek anlatım güzel ama evin önü, Selimpaşa’nın döküntüsünü toplamış gibi. Aramızda söyleniyoruz, ne olurdu şu çöpleri toplasaydınız, bakıp gördüğünüz manzara bu diyerek. Biçimsizce yere uzamış ağaçlar, viran bir köpek kulübesi. Kulübenin viranlığını geçtik, içinde yatan köpek daha da perişan durumda. Susuzluktan kavrulmuş, su kabı boş… O da boş gözlerle, yorgun bakmakta… İçeriye doğru bakıyoruz, kimse burnunun ucunu bile çıkarmıyor.

Daracık bir sokakta, mahalle bakkalı. Sıcak, susadım. Aldığım sudan birazını içip, kalanını başımdan aşağı boşaltmayı düşlüyorum. İçeriye girince, çocukluğumda bakkala girdiğimde duyduğum tanıdık kokuyla karşılaşıyor ve içime çekiyorum. Taze ekmeğin, diğer kokularla bütünleşmesinden oluşan. Sanırım karı-koca işletiyorlar bakkalı. Adam beni tanıdığını söylüyor.” ‘…’ sitesin de oturuyorsunuz değil mi?” diyerek. Orada oturmadığımı, ilk kez bu bakkala geldiğimi söylüyorum. Site isimleri sayıyor, ille de tanışmışlığımız varmış… Kesin olarak “Hayır.Sizi tanıyorum.” diyor… Kime benzettiyse artık. Uzatmamak için, “belki de uğramışımdır” diyorum.

Bu ilk kez olmuyor. Beni birilerine benzetiyorlar. En ilginç olanı ise, bir kafede bir şeyler atıştırırken, garsonların toplaşıp toplaşıp bana bakmalarıydı. Sonunda bir tanesini seçip, yanıma gönderdiler. O da ‘…’ dizisinde ‘…’ yi oynayan mıyım? diye sormuştu. Hiç dizi izlemediğim için, şu an ne dediği aklımda değil. Merak edip, eve gidince kimmiş o diye bakmak istemiş, eve gidene dek yine adını unutmuştum. O garson da “Hayır.” dediğimde inanmamıştı. Yine aralarında fısıldaşıp, ara ara bakmayı sürdürmüşlerdi. Aslında öyle çok dizi var ki belki de tüm ülkem vatandaşları birinde görünmüştür. Kimisi de öğretmen olduğumu iddia eder, okulun ve öğretmeni olduğum dersin adını bile söyler. O derece inanmaz o kişi olmadığıma. Çok bilindik bir tipim var sanırım… Çözemedim… Ama bazı kez ısrarlar, sinir bozucu oluyor. Kim olduğunu başkasına ispat etme durumları, gerekmediği halde…

foto:Fatma Çetin

foto:Fatma Çetin

Keşif turundan yorulup, sahilde bir gazino bulup bir şeyler içmek istiyoruz. Arabaya doluşuyor,kısa mesafe gidip, temizlik yapan görevliye soruyoruz. Bize “Şööyle gidin.” diyor… Gidiyoruz, sokağı bitirip dönüyoruz… Gazinoyu bulduk da görevlinin yanıbaşındayız… Bize solu gösterdi, girebileceğimiz gazino sağ yanında/ yanımızda durmaktaymış… Ya güneşten, ya da onun sinirinden… Olsun, dolaşmış olduk…

Bir aile gazinosuna giriyoruz. Ağaçlar altında hoş bir serinlik. Sunta üzeri kaplanmış masalar, ille de plastik sandalyeler… Beyazı, griye dönüşmüş. Salacak Gazinosu’ndaki açılır kapanır, tahta iskemlelerin özlemini duyuyorum, burnumu sızlatırcasına… Uzun tahta masalar var, yiyecekleriyle gelenleri konuk etmek için. Naylon poşetler karıştırılıyor, içinden yiyecekler çıkıyor kimi masalarda. Gazinonun önü kum ve deniz bütünü. Denize girenler acıkınca masaya gelip, torbayı karıştırıyor.

Kumların üzeri başka bir dünya… Eski plaj günlerini anımsatıyor… Zaten biraz ilerisi çok yoğun kalabalıkla dolu. Orası gerçekten plajı, Selimpaşa’nın. Gazinoya aile olarak gelenlerin yanısıra, kızlı erkekli gruplar, yalnızca erkeklerin oluşturduğu gruplar da var. Dörtlü denize giren, atlet tişört gibi açıkta kalan yanıkları olanlara da rast geliniyor. Karı-koca oturan orta yaşlı bir çift… Kadın kendi aleminde…Adam slip mayosu, güneş gözlükleriyle genç kızları süzmekte… Birazdan ayağa kalkıyor, 1.60 lık muhteşem boyu ve o boyla çalıştığını sandığı vücuduyla sağa sola geriniyor… Görünüşünden emin, atletik(!) bir şekilde denize doğru yürüyor. Deniz de git git iki karış, diz kapak adalarını(!) geçemiyor. Olsun, müthiş hava attı kızlara amcamız.

Birazdan kalkıp, eve dönüş yoluna çıkıyoruz. Elimde bir kağıt parçası, alınacaklar listesi. Aklımda pişireceğim yemekler… İyi ki keşif turuna çıktık, arkadaşlarımla. Güzel vakit geçirip, eğlendik. Bir sonraki eğlencemiz tavan yapacak… Sözleştik, biletler alındı… “TARKAN KONSERİ”… İlk kez milli olacağım. Türk Sanat Müziği konserlerine çok gittim. Bu kez ilklerimden birini yaşayacağım… Paylaşırız…  ;)

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 371, bugün ise 1 kez görüntülenmiş

Yorum yapın