
foto:Alihan Çetin
Geldim dedim, günler geçip gitmiş ve gelmişiz hafta sonuna. Yine gidişlere yol alma durumlarına geçiş yapmışız bile. İnanamadım, gerçekten. Gece gece yazmaya başladığımda neler yaptığımı düşündüm, geçen günlerde. Elle tutulur bir olgu yok. “İş, güç günler geçiyor” örneği gibi… Son olarak yaptıklarım aklıma geliyor. Gerisi geçen günler gibi uçup gitmiş aklımdan. Yaşlılık işte…
Kuaföre gittim bugün, saçımı kestirmeye… Kestirmeden döndüm. Aslında uzun süredir uğradığım yoktu. Kuaföre gitmek moral düzeltme diye bilinir, kadınlar için. Şimdi ben işlem yaptırmayınca moralim düzelmedi mi? Tam tersi orada karşılaştığım bir kişi tarafından olumlu konuşma ve algılamalarla, döndüm kendime. Sonrasında bilindik semt pazarı uğrağı… Değişik kişilikler… Yorgun eve dönüş…
Ne zaman aklımda yoğunlaşan olumsuz bakış açısına yönelsem, Allah karşıma öyle bir örnek çıkarıyor ki düşüncelerimden uzaklaşıyorum. Aynı bugün dalgın ve üzgün, içimden konuşarak çıktığım yolda gördüğüm gencecik çocuk gibi. Tertemiz giysiler içinde caddenin ortasında… Elinde bir sopa, gelip geçen arabalara vurmaya çalışıyor… Down sendromlu… Hiç bu durumda bir ailenin neler yaşadığını, duyumsadığını düşündünüz mü?
Gerçekten çok emek ve sabır gerektiren bir durum. Üstelik genelde bu yük annenin sırtına biniyor. İstisnalar kaideyi bozmaz diyerek, bu durumlara tanık olduğumu söyleyebilirim. Kadınların erkeklerden daha güçlü olduğunun bir kanıtı gibi geliyor, bana. Erkekler bu durum kadınların suçuymuş gibi, ya eşlerinden ayrılıyor ya da yok sayan davranışlar içinde yaşamlarını sürdürürken, anne yaşananların güçlüğünü sırtlayarak çocuğuyla başbaşa bir ömür geçiriyor. Akıldan çıkmayan soru ise her an onları tedirgin ediyor “Ben ölürsem, çocuğuma ne olacak?”…
Tertemiz giyimli ve sonradan ailesinin çok da varsıl olduğunu öğrendiğim bu genç ortalarda dolaşmaktaydı, ben dönüş yoluna geçtiğimde herkesin ucube gibi baktığı ve hatta eğlendiği bu genç… Oysa onun tek istediği sevilmek, yanına yaklaşılıp konuşulmasıydı…
Sokağımızda bir delikanlı var… O ve ailesi de ayrı bir sorunla boğuşmakta… İlaç alarak frenlendiği apaçık ortada bu delikanlı da çocukların ve çevrenin eğlentisi olmaktan kurtulamıyor… Ya da korkup yanından kaçarak, kötü sözler söylemeye vardıran çocuklardan… Bir kez sokakta yanıma geldi ve bana “Beni seviyor musun?” dedi. Masmavi gözleri, sarı saçlarıyla aslan gibi bir delikanlı. O onlarca ilaç almayı, herkes gibi olmamayı istermiydi hiç… Bu durumda bile ayrımına varıyordu, kendine yapılan davranışların tuhaflığının. “Evet, seviyorum. Neden sevmediğimi düşünüyorsun?” diye sorunca da yanıtı biraz ötedeki kendinden çok küçük çocukları gösterek “Onlar sevmiyorlar, bana kötü sözler söyleyip aralarına almıyorlar.” olmuştu. Eğitimin küçükten başladığı, ağacın yaşken eğileceği söylemlerinin haklılığını kanıtlarcasına.
Şöyle bir düşünsek ki bu tür uğraşıların “ruh tekâmülü” nü getirdiğini… Ve bizlerin geliş nedenimizin de zaten “tekâmül” için olduğunu… O olgunluğa bir erişebilsek… O yüce mevkiiyi bir anlayabilsek… Maneviyatın, maddeden çok daha önde geldiğinin ayrımına bir varabilsek…
Çoğunlukla şükretmeyi bilmeyen bir toplumuz… Gözlerimiz sürekli yukarılarda geziniyor… Nasrettin Hoca’nın kürküne değer verenlerimiz, gittikçe çoğalmakta. Parayı verenin, düdüğü çaldığı da kesin. İyi ama ya “değer yargıları”… Her kürk giyen, düdük çalan önde mi olmalı? “Davranışların dereceyi belirlediği” topluma ne oldu???
Geçen hafta yazlıktan dönerken, bir unutkanlık sonucu “nakit” gişelerinde tam 45(kırkbeş) dakika kuyruk bekledik. Tanık olduğumuz görüntüler, akıllara ziyandı… Hava sıcak, kuyruk uzun ve boğulmuş durumda yurdum insanı, orada türeyen su satıcılarından ve kağıt helvacılardan aldıklarını tüketip, çöplerini yere attılar. İçilen sigaraların izmaritleri de asfaltta yerlerini buldular.Yine sıcaktan bunalanlar, üstlerini çıkarmış “atlet”lerle oturuyordu arabaların içinde. Yetmedi ortalarda dolandılar. Lütfen dikkat!!! Arabaların camlarından üstüste dolanmış “bacaklar,ayaklar” fışkırıyordu. Doğal olarak camlar sonuna dek açıktı ve gürültü kirliliğinden de geçilmiyordu… Görüntü kirliliğine ek olarak… Sonuna dek açılmış müzik sistemleri, bir avaza ayrı telden çığırıyordu… Biz kaçıncı yüzyılı yaşıyoruz??? Burası hangi şehir???
Geçişlerin ayrımlı olduğu varsayılsa da özünde birbirini çağrıştırdığı çok net diye düşünmekteyim…
Biletim ayrıldı, yolculuk var yarına… Bu kez mehtap yok ama arkadaşlarımla ışığımız mehtap ışığını aratmaz… Sımsıcacık arkadaşlığımız, dostluğumuz bizim… Yalansız, çıkarsız, seviyeli… Seviyorum, can arkadaş ve dostlarımı…
Sevgiyle kalın… Hoşça kalın…
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 21, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın