
foto:Alihan Çetin
Bir kontrol için “Anadolu Sağlık Merkezi*Johns Hopkins” Ataşehir Tıp Merkezi’ne gittik, oğlumla. Sonuçlar iyi ve biz memnun çıktık oradan. Hemen karşısında, Palladium Alışveriş Merkezi tüm heybetiyle durmakta. Hazır buralara gelmişken, bir gezelim dedik ve girdik. Başlarda mırın kırın eden ben, iyi ki girmişiz diye için için sevindim.
Öncelikle aydınlık, ferah ve iç açıcı… Tavanında bulunan çeliklerle desteklenmiş cam bölüm, tüm güneşi ve aydınlığı içeriye yansıtıyor. Dikdörtgenin yumuşatılmış biçimiyle de bu durum, büyük merkez boyunca korunuyor. Orta bölüm her katta, olduğu gibi boş bırakıldığı ve dükkanlar çevresi boyunca dizildiği için de kalabalık ve keşmekeş önlenmiş. Zaten çok büyük, herkes bir yerde yitip gidiyor.
Bugün tatil olduğu için aileler boy boy bebek ve çocuklarını alıp,gelmişler. Bu kadar çok pusette bebeğe uzun süredir, rast gelmemiştim. Hele yemek yerken önümüzden geçen, ters yönlere giden ve bir süreliğine durdukları için, pusetler birbirine paralel konumda kalan iki bebeğin hali görülmeye değerdi. Belki anımsarsınız “Bak Şu Konuşana” filmini. Aynı o filmdeki gibi, iki bebişin arabası yan yana ve ters konumda durdu. Önce eğilip, o minicik elleriyle arabalarını bir yokladılar. Sonra ağızlarından köpükler çıkararak birbirlerine bir şeyler anlattılar. Sonrasında elleri bir iki kez birbirine çarptı ama denk getiremediler. Eğilip birbirlerinin yüzlerine baktılar, güldüler ve ben yüzümde kocaman bir gülümseme aval aval onları izledim. Bu arada ailelerinin bir şeyden haberleri yok. Onlar gelecek birilerini beklemekteler. Yine tüm bu durumlardan habersiz, pusetleri sürüyüp gittiler. Bebekler öyle uzattı durdu kafalarını bir süre ve ikisi de gözden yitip, gittiler. Günün “ilk en güzel” olayıydı benim için (yemek yemek beş yıldız, onu tek geçerim).

foto:Alihan Çetin
Mağazaları şöyle bir dolaştık. Hepsini dolaşmaya gün yetmez. Hemen hemen hepsi marka ve vitrinler güzel dizayn edilmiş. Girdiklerimizin içi de vitrinler kadar güzel dekore edilmiş ve eğer varsa içeride çalınan müzik, kulağınızı delip geçmiyor. Şu gençlerin dinlediği tırmalayıcı müziğin bile daha bir örselenmişi seçilmiş. Ne yapayım, artık rahmetli babaanneciğim gibi oldum ben de… Beyin hücrelerimi titreten müzikten hoşlanmıyorum. Babaanneciğim Egeli’ydi ya!!! Kızınca “Kıs gari!” diye ünlenirdi(!)…
Giriş katında “Beymen Home” vardı ve ben “Yemek, yemek” diye tutturuncaya dek onu da dolaşmıştık. İnişte kaçıncı katta olduğunu şu an bilemiyeceğim bir de “Zara Home” gördük. Beymen’den daha küçük bir alanda konuşlanmış ve içerik olarak da küçük geldi bana. Oğlum “Anne bak, Meksika’da yapılmış” diye bir tabak gösterince “Bırak onu Meksika gribi olursun” diyen de benim. Geçtiğimiz günlerde “domuz gribi”nden iyileşip kurtulan Meksika’lı bir çocuğun peşine düştü ya bilim insanları, gazetede o yazıyı okuduğumdan beridir, aklımda “Meksika gribi” diye yer etti nedense. Belki de çıkış yeri orayı belledim diye… Bilinmez aklımın işleyişi…
Dükkanlara bakına bakına, yürüyen merdivenlerden ine ine giriş katına ulaşma çabalarındayız. Bir ayrıntı da sanırım çelik taşıyıcıların üzerine kurulan merkezin, bu sütunlarının buzlu camla (mika?) kaplanması ve içten renkli ışık verilmesi, görünümünün böylece daha çekici duruma gelmiş olması. Yürüyen merdivenlerden inerken, sütunlar içindeki aydınlatma ışığının mavi, mor ve yeşil olarak renk değiştirdiğine de tanık oldum.

foto:Alihan Çetin
Demek ki o büyüklük bizi de yanılttı, giriş katının altına inmişiz. Merdivenin hemen yanıbaşında “choc’nette” el yapımı çikolata… Yedi sekiz katlı düğün pastası gibi bir yükselti… Sürekli dönüyor ve döndükçe üstünden sıcak çikolatalar akıyor ve siz o görünüme bakarken de ağzınızın suyu akıyor. Ooonca yemeğin üstüne bir de bu yenir mi? Yenir! Hemen yanaştım. Çilek, muz, kivi ufacık doğranıp bir kaba konuyor ve üstüne sıcak çikolata, en üstüne de fındık ya da fıstık parçaları ekleniyor. Haydi rejim olsun, yaş da dikkat diyor diye külah istedim. Varla yok arası bir şey. Bu bir soygun. İçinde bir şey olmasa bile o külahın tadına bayılırım ben. Ya da benmari usulü çikolata erit, içine de meyveleri doldur, afiyetle ye. İşte dışarıda hazır geliyor ya önüne… çekiciliği budur!!! mu??? İnanılmaz ama eve gelince satıcı çocuğun verdiği ıslak mendil üzerindeki adresten sitelerine bile girdim. Aslında o kadar boğazıma düşkün de değilimdir ben. Nedense bugün böyle oldu.
Giriş katına çıktık, günün “ikinci en güzel” olayı merhaba dedi “Oyuncak Fuarı”. 1920 yılından başlayan oyuncak sergisi. Amerika, Japonya, İngiltere ve Almanya’da yapılmış oyuncaklar. Aslında 1920 ve 1930 yıllarından pek fazla yok ama benim için en ilginci, 1950 yılında yapılmış oyuncakları da sergiye koymuşlar. Oğluma “Şunun içine ben de gireyim bari, demek ben de müzelik olmuşum” dedim. Dedim demesine ama cam bölümler tümüyle kapalıydı, ben de ayaklı müze görevimi sürdürdüm.
Benim zamanımın kolu, bacağı çıkan naylon bebekleri de sergileniyordu. Amerika’da çok daha eski yıllarda yapılmış meğer.1920 de yapılmış tahtadan Rus Çiftlik Evi, “Red Kit, Rin Tin Tin, Daltonlar”( bayılırım,hem çizgi kitaplarını onlarca kez okumuş, hem de filmlerini onlarca kez izlemişimdir ve şimdi de izlerim), Miss Piggy ve Kurbağa Kermit, tahta uçaklar, içinde pilotuyla teneke helikopter… Kısacası yok yok. Çoğu ya da benzeri hemen hemen benim ya da kardeşimin bir kez oynadıklarından. “Aaaa bu da var” diye mutlu mutlu dolaştım.
Güneş içinde girdiğimiz Palladium Alışveriş Merkezi’nden yağmur altında ayrıldık. Ama benim içimdeki güneş parlıyordu. Çocukluk günlerime dönmüştüm. “Çok şükür bugünümü de böyle güzel geçirmiş oldum” dedim. Eeee! Ara ara da olsa böyle günler doping oluyor. Olsun, çünkü gerekli. Yaşam savaşımında hiç olmazsa anı olup, gülümsetebilsin. Yoksa zor(!), dostlar.
İçimizdeki güneş, hep parlasın… Sevgiyle kalın…
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 134, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın