
foto:Alihan Çetin
Merhaba yine ben ve yine bir sergi… Yazı başlangıcı ilginç. Site ve yazılar benim, tamam ama bu ara kültürel etkinlikler yazılarına dönüştü. Benim çok hoşuma gidiyor, bu durum. Haftada bir iki kez sergi gezebilmek isterim. Bunu da yapmayı aklıma koydum. Türk İslam Eserleri Müzesi’ne gittiğimde, bugüne dek ilgimi çekmememiş ama uzun süredir uygulanmakta olduğunu da o gün öğrendiğim bir durumla karşılaştım… “Müze Kartı”… Kocaman bir reklam panosu üzerinde gördüm ve araştırdım. Kredi kartı görünümünde, altın rengi bir kart. Yalnızca 20.- liraya alıyorsunuz ve bir yıl süresince dilediğiniz müzeyi gezebiliyorsunuz. İstanbul’da tam ondört müze var,o kartla gezilebilecek. Diğer illerimizdeki müzeleri de kapsıyor.
Geçen hafta cuma günü Osmanlıca hocamız “Haftaya bir sergiye gideceğiz, sabah saat 10.00 da kursa gelin, servis ayarlayacağım, sabah ve öğleden sonraki kursiyerler birlikte olacak.” dedi. Benim de perşembe gecesi uykum kaçtı. Neden mi? Akşam akşam can arkadaşımı aradım “herkes maç izlemeye gitti, gel söyleşelim” dedim. Garibim eşofmanlarını giymiş, gece moduna geçmiş, yine de kırmadı geldi. Çay içtik, söyleştik… Çay içtik, söyleştik… O gittiğinde de içtiğim çaylar benimle söyleşti… Zaten az olan uykumu, hepten yok etti. Gözümü yummuş uyumak için dualar ederken, tek gözümü aralayıp baktığımda gün ışıyordu. Yine de kurulmuş saat gibi erkenden kalktım ama istediğim kadar değil. Servisi kaçıracağımı biliyordum.
İyi de olmuş, servis çok dolu ve trafik de yoğun olduğundan. Ben bilindik yolumu izledim. Hem de ilklerimi yaşadım. İlk kez Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi’ne gideceğim. Üsküdar’a indim ve Kabataş yolcu motoruna bindim. Mis gibi deniz havası. Hava soğuk ama güneş parlıyor. Özlemişim… Kabataş’ta motordan inince de tünelle Taksim’e gideceğim. Yerin altında gitmek benim için kâbus, aynı asansör ve uçak durumları gibi… Karaköy’de de tünele binince heyecan yaparım… Sanki dışarıyı görürmüşüm gibi o beş dakika sürmeyen yolda, gözümü pencereye diker ve bir aydınlık görme umuduyla, karanlığın içine bakar durur, kararmış duvarları izlerim.
Yol gösteren panoları izlerken, aklımdan bunları geçirdim durdum. Okları izleye izleye tünelin girişine geldim. İnişler için merdivenleri kullanıyorsunuz, çıkış içinse yürüyen merdiven yapmışlar. Hoşuma gitti. İyi de “friküler” yazıyor, o da ne öyle?. Bildiğimiz tünel taşıyıcısının, “modEren(!)” adı. Aklımda tutmak için ne çaba harcadım, bana bir sorun. Karaköy tünel aracının yeni hali, yeni gelen otobüslere bindiğinizde ne duyumsuyorsanız, işte bu da onun gibi… Kalabalık da… Benim kurdele kesmeden yaptığım ilk açılış, çoğunluğun kullanılır yolu olmuş bile… Artık yaşlılığımdan mı yoksa rengimin atıklığından mıdır nedir gençten biri yerini verdi, oturdum.
Allah’tan içerisi çok aydınlık. Cam kenarında değildim ama dışarıya bakacağım diye boynum uzadı. Yavaşlıyor, aklımdan binbir düşünce geçiyor. Ben bu yeraltlarından giden araçlara nasıl alışacağım??? Üstünden yavaş yavaş yürüsem olmaz mı??? Derken Karaköy tünelinden uzun (belki de ilk kez bindiğimden bana öyle geldi) ama yine de kısa sürede vardık. Yol bitti diye, mutlulukla indim. Yürüyen merdivene geçtim. O da ne? Çıka çıka bilet alınan yerde bitti, merdivenin yürüyeni. Açık havanın bulunduğu yere bakıyorum, neredeyse üç dört katlı apartman boyu. Soluklanarak, üçe ayrılmış, çok basamaklı dik merdiveni tırmandıktan sonra yeryüzüne ulaştım.
Serginin olduğunu Taksim’de duyan yok. En az beş kişiye sordum, durağan simit satıcısı da içinde olmak üzere, bilmiyorlar. Sıra arkadaşıma telefon açtım, karşısında durduğumu öğrendim. Benimki de işgüzarlık, bir sor, öğren. Nasıl olsa servisle gideceğiz ya, es geçmişim.
Onlar bir tur gezmişler, sonrasında birlikte gezip Osmanlıca yazıları sırayla okuduk. Hocamız zorlu, orada bile sıraya dizdi bizi. Sergi “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e seçim” 1840-1950 yıllarını kapsıyor. İki projeksiyon ve bir eski Türk filmi gösterimi var. Bir çok arşiv belgeleri ve özel kişi koleksiyonlarından derlenmiş. Meşrutiyete geçiş çok kapsamlı anlatılmış, Türk kadının siyasî haklarını kazanması da ayrıca vurgulanmış. Serginin bitiminde aklımda iki boşluk vardı, göremediğim ve gözlerimin aradığı ama bulamadığı;
Birincisi; meşrutiyete geçişin kapsamlı olarak anlatılmasına karşın, “Cumhuriyet’e geçişin kimin tarafından ve nasıl olduğu?”nu görmüş olamamak…
İkincisi; kadınlara seçme, seçilme ve siyasî hakların verilişine dair bir koca oda dolusu belge olmasına karşın “Kadınlara seçme, seçilme ve siyasî hakkının verilmesinin kimin önerisiyle gündeme gelerek, kazandırılmış olduğu?”nun açıklamalarını görememiş olmak…
Bunları göremedim ve öğrenemedim, sergide… Acaba ben mi atladım???
Arkadaşlarım yine servisle döndüler, akılları bende kalarak… “Şimdi sen Taksim’i de gezersin, buraya dek gelmişken”… “Oh ne güzel, rahat rahat deniz yolculuğu yapacaksın, trafik derdin de yok” gibi söylemlerle… Servise doluşup gittiler. Ben bir tur daha sergiyi gezip, tarihimizle bir bütün oldum. Çıkarken yukarıda yazdığım göremediklerimi, açılmış olan deftere yazacaktım ama çanta değişikliği yaptığım için tükenmez kalemim öteki çantamda kalmış…
Elimde kağıdım kalemim çıktım, notlarımı toparlıyorken kapının yanında bekleyen beş polis de aşka gelip, sergiyi dolaşmaya gitti… Yetmedi yoldan geçen beş, altı kişinin de ilgisini çekti onlar da girdi. En son üç tane yeni yetme çabalarında, delikanlı adayı ellerinde kitaplarıyla “oğlum paralı mı acaba, biz de girsek” diye birbirlerini dürtükleyerek, içeri girdiler…
Bu bizim adetimizdir. Biri bir yere bakmaya görsün, ardında kalabalık birikir ki Zeki Alasya ile Metin Akpınar’ın böyle bir film sahnesi dün gibi anılarımdadır. Benim de iki kez başıma geldi. Birincisinde Üsküdar’daydım. Caminin köşesinde vakıf zeytin, zeytinyağı satılıyor. Fiyat listesi asılmış. İlgimi çekti, durdum ve okuyorum. Dalmışım. Birden arkamda bir uğultu duydum ve itişmeler… Siz ister inanın, ister inanmayın ama ben gördüğüme inanamamıştım. En az yirmi-otuz kişi, beş dakika olmadan arkamda birikmiş “ne oluyor, nereye bakıyor” diye itişiyorlardı. Şaka gibi… İkincisi geçtiğimiz yıl geldi başıma. Karşıya geçeceğiz oğlumla, o mecmua almak için geride kalmış. Denizde büyük bir yük taşınıyor, bir mavna tarafından. Çok ağır gidiyor ve ilginç geldi. Telefonumla görüntülemek istedim. Ekran küçük, ayar yapmaya çalışıyorum. Çevremin ayrımında değilim. Oğlum bana bir şey olduğunu sanarak telaşlanmış. O kısa sürede yanıma ve ardıma toplananlar, küçük bir miting alanı oluşturmuş… Gerçekten yaşadım, çok seviyorum halkımı… İlgililer…
İşte size adı Taksim Cumhuriyet Sanat Galerisi olan, çok ayrı telden çaldığı düşünülse de özünde ona varan kısa bir serüven yazısı…
Her şey gönlünüzce olsun… Kalın sağlıcakla…
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 695, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Mart 22nd, 2009 at 14:31
merhaba FATMA ablacım,
nasılsın umarım iyisindir bizimle böyle bir yazıyı paylaştığın için çok teşekkür ederim günümüzde böyle yerleri ziyaret eden çok az bende pek gidemiyorum zaten ama gitmek,görmek lazım aslında işten,güçten fırsat olmuyor bize fikirlerinizi,düşüncelerinizi paylaştığınız için ayrıca teşekkür ederim.
Ablacım sana ve ailene sağlık,mutluluk,başarı diliyorum güzel günler sizinle olsun Allaha emanet olun
Mart 22nd, 2009 at 17:51
Merhaba Mustafa kardeşim;
Yorumunuz için teşekkür ediyor,güzel dilekleriniz sizin için de olsun diyorum.
Sevgiyle kalın…
Mart 23rd, 2009 at 11:23
merhaba canım ne güzel bu etkinlikleri gezip görmen keşke herkesin şansı olsada gezebilse ama senin bizlerle bu bilgileri paylaşman duygularını anlatman bile gezmiş görmüş kadar haz veriyor çok teşekkür ederim .Bu arada nasılsın sağlığın nasıl lütfen kendine dikkat et sevgilerimle
Mart 23rd, 2009 at 12:10
Merhaba şirinem;
Beni de sizlerin böyle güzel yorumlarla yazdıklarımı paylaşmanız sevindiriyor.Çok teşekkür ederim sağlığımla ilgine de,çok şükür idare ediyorum.
Sevgilerimle.