14 Şubat, 2009 tarihinde fatosh yazmış
foto:Değer Altunay

foto:Değer Altunay

Geri dönüşlerin yapılmadığı ya da en az düzeyde olduğu günler…Nasıl geçtiğinin anlaşılmadığı,hiç bitmeyecekmiş gibi geldiği,o…kanın kaynadığı günler… Şu anda dudaklarıma tatlı bir gülüşün yayılmasına neden olan, bugün bana o günleri anımsatan ve bu yazıya yol veren  iki genç delikanlı…Size selam olsun… Ne siz beni tanıyorsunuz ve ne de ben sizi…Üstüne üstlük,siz benim ayrımıma bile varmadınız…Bense sizi yol boyu;sevecen,koca bir gülümseme ile izledim durdum.

Osmanlıca kursum vardı bugün…Ve ben “hep kurs günleri mi yaşar olduğum?”u düşünmeye başladım.Bir heves ve heyecanla yine yollara düştüm.Bir de Osmanlıca kelimelerin anlamını bulmadığımdan, ödevimin birazını kaytardığımdan ama yine de kendime bitirmek için söz verdiğimden…Bir arkadaşımı arayıp,erkenden sınıfta buluşmayı kararlaştırdım ki ondan kopya çekeceğim.Evet! bunları yaptım ama hocamız derse başlayacağı zaman da itiraf ettim ve “biraz oyalanın, daha kopyamı bitirmedim” diyerek.Tanıdı artık,üçüncü yılımız…Biliyor öğrenme hevesimi ve ne denli tutkun olduğumu,derslerime…  Hoş görüyoruz,birbirimizi…Bu nedenle o da gitti,kendine ait işini gördü ve geç girdi derse…Sözümü tuttu.   ;)

Kursa gelinceye dek,pozitif enerjimi depoladığımdan…sınıfa da aşıladım,durdum.Araçta en arkaya sıraya oturdum.Saatimi yolda takacağım,kulaklığımı kulağıma takıp müziğimi ayarlayacağım falan…Kıpır kıpır herkesi de rahatsız etmemek amaçlı seçtim arka sırayı.İyi ki de seçmişim…Yoksa ben o iki delikanlıyı, göremezdim…Ve o günlere gidemezdim.

Harem’e geldiğimizde,sürücü iki yolcu aldı…”Bizimkiler” bindi…İki beyaz tenli,ortadan biraz uzunca,zayıf delikanlı.İkisinin de saçları jöleyle kazık gibi dikili duruma getirilmiş,birininki hafiften öne dökme çabaları ile dik meyilli bir durumda,açıyla havada asılı kalmış.Hava soğuk,yağmur yağıyor…Teki yine kendine insaf edip,uzun bir mont giymiş ama yine de şık olma çabasıyla,eldeki ince bir tanesini seçmiş,önü yarıya dek açık.Öteki ise işi iyice abartmış;hem ince hem de kısa bir mont giymiş ve içine de beyaz önü yarı beline dek açık bir gömlek,yakalar havada…Kotları,ayrı bir âlem…Makası alıp ellerine,enine enine kesmişler…Her bir yanından rüzgâra gel deyip,öte yanından savuruyor…MODA!!!

Şimdi bunlar araca binince, biri ötekini dürttü “Üsküdar’a mı gidiyor,bir sorsan a!” diyerek.Öteki bir sinirlendi,sağına soluna bakındı “belli oldu mu acaba,dışarlıklı olduğu” diyerek…Havası bozuldu,canım oğlumun.Kafa işaretleriyle,”ben biliyorum” havasına büründü ama yüzü kuşkulu kuşkulu bakıyor.Birazdan bir başka yolcu bindi “Üsküdar kaç lira?” diye sorunca,arkadaşına döndü “bak ben biliyordum” edalarında ama içten içe derin bir soluk koyuverdi…Yüzündeki o endişe gitti,rahatladı.

Arkadaşı daha ürkek davranıyor,yanından ayrılmasını istemiyordu ama bir kadına yerini verdi,CESUR(adını ben koyuverdim şimdi).ÜRKEK’se(bu da benden olsun) ceketinin ucundan tutmuş,kalkmasını engellemeye çalışıyordu.Bir “bayan”a yer vermenin gururu ve arkadaşının ona gereksinimi olduğunun ayrımına varması Cesur’u iyiden iyiye havaya soktu.Gidecekleri yerler ve yapacakları hakkında, bilgiler vermeye başladı…Arada da şöyle bir çevreyi süzüyor “bak biz neler edeceğiz, buralarda” mesajını veriyordu.Ürkek; o anlattıkça, Cesur’a olan inancı artıyor ve o da dikleniyordu oturduğu yerden.

Biz böyle,bütün araç yolcuları olarak onları dinleye dinleye son durağa geldik…Geldik de Cesur’da tık yok…İnmeye niyetli değil…Çok iyi bildiğinden buraları,son durak olduğunun ayrımına varamadı  işte… :)

Ellerinde valizleri yok,belli ki yakın ilçe ya da çok yakın bir ilimizden gelmiş olmalılar…Kendilerince “böyyük şehir İstanbul”da felekten bir gün ve belki gece de geçirecekler…Bu “gayya kuyusu”nda…Dilerim başlarına kötü bir olay gelmeden gönüllerince eğlenirler ve sağlıklı olarak,çok güzel anılarla,evlerine dönerler…Yine böyle havalı ve mutlu bir şekilde arkadaşlarına anlatıyor olurlar,bu kez yaşamışlıklarını. Dilerim evdeki büyüklerinin de haberleri vardır.

Onlar adına korkmadım desem yalan olur,öyle masumlarki.Devreye giren antenlerim,eski Türk filmlerini çağrıştırdı…O denli geriye gitmeye bile gerek yok…Gazete ve televizyon haberlerinde,dudakları uçuklatan neler duyuyoruz…Yok yok, iyi şeyler düşüneceğim ve iyi olacak.

Ah gençlik…Cesur olsan;korkusuzca,bilinmeyene yol alırsın…Ürkek olsan;korkarak, yine de bir maceraya atılırsın.Yolda  Hümeyra kulağıma,Cahit Sıtkı Tarancı’nın o güzel şiirinin şarkısını söylüyordu…”yaş otuz beş,yolun yarısı eder” diyordu…”Geçtik!” dedim…Arada fısıldadığı bir mısra da “delikanlı çağımızdaki cevher” di.

Her şey gönlümüzce olsun…Ve hayırlıysa…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 34, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

“Ah gençlik…” yazısına 4 Yorum yapılmış

  1. canım benim yine döktürmüşsün valla ellerine sağlık inaşallah büyük şehir büyüsüne kapılan o delikanlılarda sağ ve sağlıklı evlerine dönerler.Zamane gençliği işte vakitsiz büyümeye çok hevesliler ne kazanacaklarsa :)sevgiler

  2. Sağ olunuz “şirinem” ve o iki genç için iyi dileklerinize “amin” diyorum…
    Ben sizin yorum bölümünüze de döktürdüm bugün…Hem de “Görevimiz Tehlike” örneği eşliğinde… ;)

    Sevgiyle kalın.

  3. :)))) harikasın valla canım ama beni böyle korkutma dostlarımın ve arkadaşlarımın yeri ayrıdır herzaman bugünlerde biraz yoğun olduğum için blogada bakamadım pek anca akşamdan akşama yapabiliyorum neden siteye ulaşamadığını çözemedim gökkuşağına devredecez bu işi :) bu konularda beceriksizim malesef sevgilerimle

  4. Merhaba “şirinem”

    Yok yok korkmayınız…ama “iz peşinde” dizisi de sürmekte…
    Gökkuşağına devretme falan???
    Bakalım,çözeceğizDİR!!! :)

    Sevgiler…

Yorum yapın