
foto:Fato
“Tüm canlıları seviyorum” diye başlayacağım söze… Ayrım yapmadan üstelik. Çiçekleri eğer ev içinde büyüteceksem, yalnızca yeşil yapraklı olanlarını yeğliyorum ama bahçe için düşündüklerim renkli ve de çok çiçekli olanlardır. Üstelik onları koparmak da istemem… Dalında güzel olduklarına inanırım. Çiçekçiler zaten koparılmışları satmakta… Eve alacaksam öylesine başvuruyorum.
Hayvanları da çok seviyorum. National Geographic Channel gerçekten severek izlediğim bir kanal. Orada hayvanları doğal ortamlarında, yaşamak için verdikleri savaşı izlerken müthiş etkileniyorum. Örneğin bir yavru ceylanı, kendi yavrularına yiyecek olması için avlayan aslan… Beni çok kızdırıyor ama hak vermem gerektiğini için için düşünerek, kendimi yatıştırmaya çalışıyorum. O aslan yavruları da bir çakala yem olabiliyorlar, eğer fırsatını bulursa. O da yaşamak için yemek durumunda. Bir döngü bu… Hay Allah, yine benim meşhur döngülere geldik.
Her canlı kendi ortamında özgür yaşarsa mutlu olur, bunu biliyorum ama hayvan satan mağazaların varlığı da bir gerçek. Bu da bir alışveriş olarak yaygınlaşmış durumda. Asıl dikkate alınması gereken husus, o mağazalardan alınan hayvanlara gereken özeni gösterek bakmakta. Bu nedenle öyle bir olaya kalkışan kişinin, beslemeye karar verdiği hayvanın sorumluluğunu almaya, kesinlikle kendini hazır hissetmesi gerektiğine inanıyorum. Bir heves alınıp, sonrasında bakılamayıp sokağa atılan onlarca cins köpeği gördükçe içim sızlıyor.
Çocuklarım ilkokula başladığı yıllarda, daha önceleri de eve bir evcil hayvan almak için yaptıkları baskıyı artırdılar. Ben de sevmeme karşın, ne cins hayvan olursa olsun elimi bile sürmeye korkuyorum o zamanlar. Çocukluğumda bir tabuydu çünkü… Asla yaklaşmamam gerekti ve dokunurlarsa üstümü başımı silip, ellerimi sabunladıktan sonra kolonyalar dökmem gerekirdi. Burada canım babaanneciğimi anmam gerek… Öyle belletmişti. Beş yaşımda tuttuğum bir yavru kedinin karın bölgesinin yumuşaklığı, bana onu zedeleyebileceğim duygusunu vermişti ve ellerimi yıkayıp, kolonyalamam dışında bir de yaraladım diye ağlamıştım. Bir daha da hiçbir hayvana dokunamamıştım.
Hem kendi korkumu yenmem ve hem de çocuklarımın o tür korkuları yaşamaması gerektiğini düşündüğüm içiiin… Biz yola koyulduk ama ilk olarak bir minikle başlamam gerekiyordu. Su kaplumbağası almaya karar verdik. İtiraf ediyorum, onların isteği bu değildi ve ya o ya hiç dediğim için, iki tanesini alıp geldik. İyi de şimdi onları nasıl tutacaktım? Üstelik yeşillikleri ayıklarken, içinden çıkan minicik bir böceğe bile “imdat!” diyen ben…
Kaplumbağalar salonda sehpanın üzerine kondu, bulaşık eldivenlerimi giydim ve onlara yem verdim… Çocuklara elletmedim bile. Ben yanlarından ayrılınca ne yaptıklarını bilmiyorum ama yanımda uzunca bir süre ellemedilerdi, garipler. Bir gün aldığım dükkana uğradım, arada başka yiyecek vermemiz gerekir mi diye. Bir poşete koydukları “protein” diye niteledikleri bir şey verdiler. Ne ben başka soru sordum, ne de onlar bir açıklama yaptılar. Şimdi bir ayrıntı daha… O kaplumbağaların içinde bulundukları kaptan çıkmaları olasılığına karşı, sehpadan alıp koca bir leğenin içinde yere koymuştum… İyi ki de öyle yapmışım.
Kırmızı bulaşık eldivenimi giydim, “protein”i poşetini kaplumbağaların kabına boşalttım. Çocuklar izlemedeler… Ben mutfağa gittim. Bir zaman sonra heyecanla yanıma koşturdular, salona götürdüler çekiştire çekiştire ve ben öylece kalakaldım. Hani derler ya “insanın içindeki son gayret” mi ne? Adını şu an bile koyamadığım bir duyguyla, soğukkanlı olmaya çabaladım. İçimden avaz avaz bağırıyorum, çocuklar korkmasın diye sessiz duruyorum ya da bana öyle geliyor… Rengim falan atmıştır, bilmiyorum… “Dışarıdan bakışla bayılmadım, içimden on kez öldüm”… Özeti bu.
O “protein” poşetinde kurt varmış ya da solucan… İncecik ve uzun, onlarca… Kaplumbağaları sarmışlar, kaptan dışarı taşmışlar ve leğene doğru süzülmüşler. Allah’ım ne görüntü. Ben dooğru, yeşillikten böcek çıkınca koşturduğum yan komşuma gittim ve gerisiyle ilgilenmedim… İlgilenemezdim… Perişan olmuştum… Sonrasında dükkan sahibiyle gerekli konuşmayı da yaptım doğal olarak. Verdikleri jiletle kesilip yem olacakmış, onlar her ne ise. Canlı canlı onları kes ve bir de sakla iş mi bu şimdi? Hem zaten kurutulmuş protein varmış… Neden onu vermedi bana da? Acemiyiz ya!!!
Kaplumbağalara alıştım, sözde çocuklara diye almıştım. Onlar zaten aşmışlar meğer arkadaşlarının evcil hayvanlarıyla… Olsuun…. Ben de bir başlangıç yapmış oldum. Aklıma daha sonra aldırdıkları evcil hayvanlar geldikçe, bunun bana kurulmuş bir kumpas olduğunu düşünmüyor değilim. Bu yaşa geldiler hiç açık vermediler ama ben sıklıkla düşündüm. Her bir hayvan almaya çıkışımızda, dudaklarının kenarında muzip bir gülümseme ve birbirlerine o bakışlarını hep yakalıyordum. Hay Allah yazarken uyandım… İkisi bir olup benim korkumu yendirmek istemiş olmasınlar… Ahhh! Canlarım benim.
Kaplumbağalar ilk konukları oldu evimizin… Sonrasında benim iki yaramazın oyununa çook gelmişim. O serüvenlerimizi de daha sonra paylaşacağım.
Yazıma koyduğum fotoğraf 29 Aralık 2007 tarihindeki “Kaplumbağacıklar ve sevimli köpek yavruları” başlıklı, sizlerle paylaştığım yazımda anlattığım ve o gün almış olduğumuz “Speedy ve Bıdık”. Onları videoya çekmiştim, oradan fotoğrafa geçirmeyi ancak bu kadar başarabildim. Eh! doğum günleri de yaklaşmış… Bir kutlamayla “iyi ki doğdun partisi” yaparız artık.
Sevgiyle kalın.
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 147, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Aralık 28th, 2008 at 21:34
Fatma ablacım..bende hayvanlarla ilgili belgeseller seyretmeyi çok severim.Bende geyikleri yiyen aslanlara kızar geyiklerede acırım.Dünyanın düzeni bu.Büyük balık küçük balığı yutar.Belgesel izlerken benim allaha olan inancım ve hayranlığım artar.Hayvanlardaki o düzen oher şeyi genetik kodlarında taşıyarak bilerek dünyaya gelmeleri beni her daim etkilemiştir.Allaha tefekkür etmemin bir yoludur belgesel benim için.Evde hayvan beslemeye gelince ;bu konudaki fikirlerime itiraz edenler olacaktır mutlaka.her fikir kişiseldir vekimse kimseyle aynı düşünmek zorunda değildir.öyle olsaydı hayat çok çekilmez olurdu zaten.Ben insanlarla hayvanların birarada yaşamasına karşıyım.Hayvanlar hayvanlarla insanlar insanlarla beraber yaşamalıdır.Bitkilerde bitkilerle.Bir hayvanı alıp apartman dairesine hapsetmek onu özgürce koşmakdan karşı cinsle münasebetden yemeğini aramak iç güdüsünden mahrum bırakmak insan bencilliğind.en başka bir şey değildir.bitkilerde dışarda yetiştirilmeli yağmurun tadını çıkarmalı güneşi hissetmelidir.Ben hayvanları karşıdan sevenlerdenim.Aman ha kimse bana hayvan sevmeyen insan sevmez muhabbeti yapmasın.o pahalı cins köpeklere yapılan lüks harcamalarada çok karşıyım ayrıca.Yok maması yok kuaförü yok elbisesi.onlara yapılan harcama kimsesiz veya muhtaç bir vatan evladına yapılsa ileride vatanına milletine hayrı olan bir insan kazanılır.pet şoplarda sergilenen hayvanlarada çok acıyorum.Kimisi sıcakdan bayılmış uyuyor kimisi mahzun mahzun insanın yüzüne bakıyor.Neticede hayvanlara asla zarar verilmemeli ve her canlı kendi cinsiyle yaşamalı..görüşmek üzere…
Aralık 29th, 2008 at 01:27
Zeynep’ciğim;
Allah’ın büyüklüğünü anlamak için sen ve ben birbirimize baksak bile yeter…Apayrı görünümlerde ve düşüncelerde iki insan…ki milyarlarcası daha da var.Evrenin yaradılışı…ki yıldızlı bir gecede bir kez gökyüzüne bakınca yitip gidiyor insan içinde.Hiçbiri birbirine benzemez çiçekler,yapraklar ve daha da verilecek milyarlarca örnek…olağanüstü hayranlık duyulacak olgular…
Ev içinde yetiştirilen bitki ve hayvanlar…Allah’ın doğal düzenine ne denli aykırı değil mi?…ve yapılmaması gerekenlerden…Ben buna “sistem(!) sorumluluğu” diyebilirim.Kuşkusuz kişinin kendine kalmış bir olay ama çiçekler için zaten denilebilecek bir şey yok…yalnızca görsel zevke giriyor…bu da seçimle sınırlı.Hayvanlara gelince o dükkanların açılmasına ya da o aşamaya gelinceye dek yakalanıp getirilmesine neden “dur” denilmiyor?…Bu sorgulanması gereken, öncelikli konu olmalı.Yoksa o aşamaya gelindiğinde kim kime şikayet edilebilir ki?…
Doğal ortamlarından koparılmış hayvanların yeniden doğaya dönebilmesinin,yeniden o ortama alışabilmesinin de ayrıca bakım gerektirdiğini biliyorsundur.İzlediğin bir kanal olduğu için belki anımsarsın…National Geographic’te yaralanan kaplanı bakıma alıyorlar ve uzunca bir süre yaşadığı ortamdan uzak kalıyor.Yeniden uyum sağlayabilmesi için haftalarca uğraşıp,öyle bırakıyorlar evvelce yaşadığı yere ama yine de uzunca bir süre izliyorlar,zarar görmemesi için.İşte böyle bir şey…demek ki öncelik;onların avlanarak,böyle maskara edilmemesini sağlamakta.Belki uç örnek verdiğim;bir kaplan değil,bu bir muhabbat kuşu ya da papağan olabilir ya da bir “husky” sonuçta hepsi için öncelikle özgür ortamlarından alınmasını önlemekle işe başlanmalıdır.
Son söz olaraksa…hiçbir canlıya zarar vermeden yaşamanın en doğru olduğu…gerçeğiyle yorumuna yanıt veriyorum.
Sevgiler.