
foto:Değer Altunay
Eski ramazanlar çok güzeldi… Öncelikle; büyüklerin pişirdiği yemeklere, hazırladığı sofralara nasıl yapıldığından habersiz güle oynaya oturuyor ve ardından eğlencemize bakıyor olduğumuz için… Nasıl ki iş başa düştü…Anladım… Ki o zamanlar doğalgaz , fırınlı ocaklar, bulaşık makinaları, küçük ev aletleri de yok… Ama evler kalabalık ve herkes birbirine yardımcı…
Küçücüğüm…Daha okula bile başlamamış… Sahura kalkacak ailem ve tutturuyorum, uyandırmaları için… O ortamda olacağım… Israrlarıma dayanamayıp kaldırıyorlar… Uykulu ama mutlu sofradayım… Yediklerine bakıp, yemeye çalışıyor… Yiyemiyorum… Olsun yine de durumumdan hoşnudum… Birlikte, bir amaç doğrultusundayız…
Gün boyu yememek için diretiyorum…“Tekne orucu” tutacaksın, diyorlar… Çocuklar içinmiş… Öğlenleyin yemek yediriyorlar ve sabırsızlıkla akşamı bekliyorum, susuyorum… Anneme gidip ne yapacağımı soruyorum… Su içirmek istiyor… Diretiyorum… Biraz sonra yine soruyorum… Ağzımı çalkalamamı söylüyor… Bu kez de acaba su yutmuş olabilir miyim diye yine sormaya gidiyorum… Sonunda akşamı ediyoruz… İftar olduğunda da ailemle birlikte, orucumu açıyorum… Bitkin düşmüş ve annemi de o koşturmacası içinde nasıl beter ettiğimden habersiz… Yıllar sonra çocuklarım olup, aynı işemi yaşadığımda… Anlayabileceğimden de habersiz…
Sonraları gerçeğiyle tanışınca orucun, anlıyorum ki haklılar… Çocuk gelişimi açısından uygulamaları… Ama yine de o denli titizlikle ve kırmadan kolladıkları için, teşekkürler ediyorum… Yine yıllar sonra çocuklarım olup aynı işlemi uygulayacağımdan habersiz…
Teravih namazına gidişlerimizi anımsıyorum… Yemekler yenildikten sonra pürtelaş hazırlanmalarımızı… Büyüklerimizin ve ablamların peşine takılışımı… Camileri dolaşmamızı… Her gün bir cami ve sonucunda en hızlı kıldıranda karar kılınışını… Annemin ve büyüklerin karşı koyuşlarını…Ablamların ve onların izinde olan benim kararlılığımızı… Ne de haklıymış büyüklerimiz… Gel de şimdi o hıza ayak uydur…
İftara çağrılarımız, çağrılmalarımız… Sonrasında annemin ya da babaannemin namaz başörtülerinden birini gizlice alıp… Yaptığımız karagöz perdesi… İki ucundan bir yerlere sıkıca tutturmaya çalışırdık… Doğal olarak ben çömez olduğumdan, ben yaşımdaki birini daha bulup tuttururlardı… Perdenin arkasına yanan bir mum konulur, gündüzleyin özenle çizilip hazırlanmış ve bir sopanın ucuna toplu iğneyle tutturulmuş karagöz, hacivat ve diğer karakter tiplemeleri oynatılmak üzere hazırlıklar yapılırdı…
İftara çağrılanların çocukları da perdenin karşısında dizi dizi oturur ve program başlardı… Perdeyi tutanlar ki biri kesin ben olurdum, ne oynatılanı doğru düzgün görür ne de bir tiplemeyi canlandırabilirdi… Perde tutma işini hiç sevmedim… Karagöz ya da hacivat olma sırası da bana hiç gelmedi… Annem ve babaannemse yanan mumdan ötürü huzursuz olurlar, yangın çıkmasından endişe ederlerdi… Ama onlar da bu gösterilere hiç engel olamadılar…
Ramazan ayı kışa denk geldiğinde, sobanın üzerinde “kestane kebap” oyunu oynardık… Belki de böyle bir oyun yoktu da ablalarım ben elimi yakmayayım diye uydurdular… Yine oyun sırası bana gelip hiç kestane kebap yapamadım… En küçük olmak ne demekmiş; geri hizmetlilik… Ben hep en küçüğüm, aramızdaki yaş farkı hiç azalmıyor… Oynamıyorum artık yaaa… Neyse gelelim kestane kebaplara… Çok severdim ve bir gece nasıl becerdiğimi bilmiyorum ama(sanırım üstü çizilmemiş) biri ağzımda patladı… Günlerce acı çektim… Yarım asır geçti üzerinden .. Sabırsızlığımın başıma açtığı acı, acı bir ders oldu…
Sonraları okul yıllarımda sahurdan sonra yatmamayı alışkanlık edindim… Derslerimi yineler ve erkenden okuluma giderdim… Gerçekten sabahları insanın kavrayışı daha kolay ve güçlü oluyor…
Evimizden Kanuni Sultan Süleyman’ın Hürrem Sultan’dan olan kızı Mihrimah Sultan için 1548 yılında, Mimar Sinan’a yaptırdığı Mihrimah Sultan Camisi ve daha yakındaki Sultan III. Ahmet’in annesi Gülnûş Valide Sultan tarafından 1708-1711 tarihleri arasında, Lâle Devri baş mimarı Kayserili Mehmet Ağa’ya yaptırılmış olan Yeni Valide Camisi(Gülnûş Emetullah Valide Sultan Cami) görünürdü… Bu camiye mahya asılması, benim cam kenarından ayrılamama neden olurdu… Karşılıklı minarelere çıkan kişiler yani mahyacılar, ip üzerine gerdikleri yazıları dikkatlice çekerek, asarlardı… En büyük zevkim; o yavaş yavaş gerilme sırasında, yazılmış olan yazıyı gece ışıkları yanmadan önce okuyabilmekti… Ama deneme amaçlı, yanmayan ampul kontrolu için yakarlar ve işin tadı benim için kaçardı…
Hele minare külahlarının onarımı işi… Soluksuz bırakırdı, beni… Minarenin sancağına bağlanmış bir salıncak üzerinde oturan bir usta, günler boyu çalışır durur… Çoğu kez bakmaktan kaçınırdım… Ne tehlikeli bir iş ve ne denli yüksek diye… Şimdiyse kaç minare boyu dev evler yükseldi de nasıl iç huzuruyla otururlar, akıl sır erdiremediğim…
Yazılarım genelde geçmişe dönük… İlerledikçe yaşlar ve gördükçe ortamı, eskinin özlemi depreşiyor… Neden hep özlemle anılır, geçmiş? Daha iyi bir yaşantı olduğundan mı? Geleceğin bilinmezliği midir korkulan? Çözemedim ama şunu netlikle biliyorum ki daha sıcaktı ilişkiler ve daha içten…
İlle de sorgulamam devreye girecek, denetim mekanizmam hep çalışacak. Anne-baba iç sesim ne kuvvetli çıkıyor. Hiç çocuk olamadım mı ne? Bir ramazan yazım bile uçtu, sorumluluk üzerine kondu…
Daha sürecek bu yazı…kesmek gerek… Rahmetli babam ve babaannem giriyorlar devreye. Onları da anacağız birlikte. Bir başka yazı sürecinde…
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 28, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın