Arkası yarın gibi bir öykü oldu bu… Ama yazınca tren yolculuğumu… Geçmişe gittim dün… Anılar üşüştü belleğime… Yazmadan geçemezdim… Denizli’deki o güzel günlerimi… Anneannemi ve dedeciğimi…
Denizli merkezde otururlardı… Kiremitçi Mahallesi’nde… O zamanlar numaralanmamış sokaklar… Kişilikli… Bulunduğu özelliğe göre isimleniyorlar… Şimdiyse bakıyorum çoğu yerde numaralı sokaklar… Hiçbir özelliği olmayan numaralar… Sevmiyorum… Oysa bir adı olunca… Geçmişte yaşadıklarını anlatır gibi oluyor… Ya yakışıyor ya da yoruma açık… Ama üzerinde konuşulabilen…
Tren istasyonundan bizi alan dedemle doğruca eve giderdik. Anneannem bahçede masayı hazırlamış, bizi bekler olurdu. Bahçedeki masaya oturuş şeklime göre bazen elektrik lambasının düğmesine doğru, tırmanmaya çalışan kertenkeleyi izlerdim… Bazen uçuşan kelebekleri… Ama sevdiğim taraf yüzümün bahçeye dönük olanıydı… Çünkü çok hoşuma giderdi… Çiçeklere bakmak…
Dedem bahçeyi ikiye bölmüş… Bir tarafa yıldız çiçekleri dikmiş… Öteki tarafa yalnızca gül… Çeşit çeşit renklerde ve olağanüstü güzellikte… Bakmaya doyamazdım… Çay geçerdi o zamanlar bahçenin en uç tarafından… Gürül gürül akar ve suyu temiz. O suların bölündüğü arıklar bahçede açılmış yollarda dolaşırdı. Çayın olduğu yerde bir çamaşırhane vardı. Onun yanındaysa bir set yapılmış ve üzerine ferforje masa ve iskemlelerden bir oturma yeri daha… Orada da akşamüstü çayları içilirdi… Serin serin…
Minicik bir kızılcık ağacı vardı… Tam boyuma göre. Yetişemediğim dallarına setin üstüne çıkıp, ulaşırdım. Ağacından yemek öyle hoşuma giderdi ki… O buruk tadını bile hoşgörür, yemeyi sürdürürdüm. Başka meyve ağaçları da vardı… Bahçenin kenarlarında ve boyumun ulaşamadığı… Onları dedem, merdivene çıkarak toplardı… Bizim için…
Evleri iki katlı ve içi yine çok sevdiğim ahşaptan yapılmıştı. Ağaçların kokusuna bayılırım… Ve doğal ahşap yapılara da… Merdivenlerin kenarındaki oymalar, merdivenden çıkıp inmek en sevdiklerim arasındaydı… Odadan sofaya çıkışta kapının yanında bir de pencere vardı. Ben kapıyı değil o pencereyi kullanırdım. Bir dolu uydurma sebeplerle yukarı çıkma isteklerim geri çevrilir, pencereyi kapalı tutarlardı. Aynı anlamazlığı da ben çocuklarıma az yapmadım… Düşüp bir yerlerine bir şey olacak diyerek… Ama o an için ne kötü olurdum beeen… Kısıtlanınca yapacaklarım…
Fırka bahçesi vardı yakınımızda… Askeriyeye ait ama girişlerin bizlere de açık olduğu. Hemen her gece bir düğün ve eğlence olur, bizi de götürürdü dedem ya da annem ve anneannem. Gündüz de giderdik… Evimize çok yakın olduğundan… Bahçesinde minik bir göl vardı… Yapay… İçinde kuğuların yüzdüğü… Kenarında söğütlerin sarktığı. Ortasında bir platform… Üstünde orkestranın çaldığı…
Gündüz gittiğimde kuğulara mutlaka yiyecek de götürürdük. Geceleriyse ışıklanan minik göl, içinde yüzen kuğular ve müzik… Müthiş… Şu an bile gözlerimin önünde… Minik köprüyle geçilen platforma gitmek yasaktı… Önlem… Çocuklar düşmesin diye… Yasak ya… Kıyısına dek gelir… Öylece bakakalırdım… Çalanlar sanırım askerlerdi… Bende onlar gibi çalmayı bilsem de orada… Suyun üstünde olsam diye… Can atardım… Bir kez götürseler oraya, bilirim daha önemsemem… Kurduğum hayal dünyası gerçeğe dönüşüp… Çözümleyemediklerim açığa çıkarsa, olay bitecek… De onlar bilemiyorlar işte… Anlamıyorlar o an çocukları… Çoook sonraları benim de çocuklarıma aynen uyguladığım gibi…
Delikliçınar’a götürürlerdi… Piknik için. Gazinolar vardı orada da… Ve fışkıran sular… Ağaçtan masaların çevresine oturur ve birşeyler yer içerdik. Koşmaca oynamak, suların yakınına gitmek yine yasaktı. Pamukkale’yi de atlamamalıyız… Ama oraya sonra çocuklarımla da gittik. Bir başka öyküye artık…
Unutulmazlarım arasında olan bu gidişlerde daha ne çok anlatılacaklar ve anılar var. Nur içinde yatın dedem ve anneannem… Sizi anmak varmış bugünlerde… Umarım ben de benim için yazacak, beni güzel anılarıyla anımsayacak… Torunlarımı görebilirim. Yine duygulanımlardayım… Neler oluyor bana… Bu aralar…
Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 32, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın