13 Mayıs, 2008 tarihinde fatosh yazmış

foto:Değer AltunayOrada doğdum ve büyüdüm… O günlerime döndüm bugün… İstedim yeniden o yıllarımı… Özledim eskinin sıcaklığını… Umutların olduğu geleceğe yönelik; bulutların yakınlığını o yılların… Ve hatta üzerinde gezindiğim…

Üst yolu Aziz Mahmut Efendi sokak ki bir ucu Kaptan Paşa Camisine ulaşır, diğer ucu Aziz Mahmut Efendi Camisi ve türbesine… Alt yoluysa Gülfem Hatun sokak ki Gülfem Hatun Camisi vardır… Ve Uncular caddesi ile Hakimiyeti Milliye caddesiyle buluşur…

Tüm evlerin ahşap olduğu ve bahçelerinde çiçeklerin, ağaçların ve tavukların olduğu günler, yarım asır öncesine dayanır… Her gününü, her anını dolu dolu yaşadığım… Bugün yine çocuk olacağım… O günlerimdeyim…

Üç katlı ahşap evimizin iki katlı bahçesi ve kuyusu vardı, üstü kapalı… Üç arkadaş piknik yapardık üstünde… Her birimizin elinde tabağı; sözleşir buluşurduk, çook uzaklardan gelmişçesine ve babaannemin sürekli gözetiminde, kuyu önlemi olmasına karşın… Evimiz yokuşun tam ortasına denk gelirdi. Karşısında o eski yazılarımda değindiğim kızcağız otururdu. Yanımızda aşağı ve yukarı doğru olmak üzere ikişerden bahçeli evler vardı. Alt köşede Mahkeme Arkası sokağın bulunduğu yere dek uzanan bir ev vardı, köşk. Ben anımsamıyorum, kaymakam otururmuş… Beş ev de karşı tarafımızda konuşlanmıştı, yine bahçe içinde… Evler önden bitişik gibi görünmesine karşın, arka cephelerinde bahçeleri vardı.

Herkesin birbiriyle tanıştığı ve görüştüğü günlerdi o günler… Yoğun değil İstanbul’um bu denli… Çamlıca Gazoz Fabrikası Uncular Caddesi’nde, yolun Azat yokuşuyla kavuştuğu köşede… Yan komşumuzun dayısı orada çalışıyor ve evlerine kasayla gazoz geliyor… Deliriyorum… O gazozun kokusu hiç gitmedi burnumdan ve tadı damağımdan… İçtiğim gazoz kapaklarını biriktirir, doğru iki adım ötemizdeki caddeye kaçardım. İş Bankası yerli yerinde duruyor ve önü yine aynı şimdiki gibi duraktı. Durakta tramvayın gelişini beklerdim ki rayların üzerine koyduğum gazoz kapakları düzelsin. Vatman ezileceğimden korkar mıydı ne?  “Çan çana çın çın” diye zilini çaldırırdı. Sonunda bir torba dolusu düzelmiş kapağımla, sokaktaki çocuklarla yılan oynamaya, arkadaş arardım. Babam, annem ve babaannemden nasıl tepkiler gelirdi, bilirsiniz… Ceza olarak torbamdan olup hiç oynamama olasılığım da vardı ama olsun… Tramvayın gelişi, rayların göz alıcı parlaklığı ve gazoz kapaklarımın düzlenişini görmek… Her şeye değerdi… Minicik dünyamda…

Cumbamız vardı ev pencerelerimizde… Annem üstüne örtü serip, minder koyar kardeşimle beni oturturdu.  Ayaklarımızı demirden geçirip, sallar dururduk… Gelen geçeni izlerken… Yoğurtçumuz geçerdi örneğin… Ensesinden geçen, omuzlarına dayadığı bir sopa ve iplerine doladığı iki kolu… İplerin ucunda iki büyük yuvarlak kap, içinde yoğurt taşıdığı. Elinde sarı, pirinç bir zili vardı. Onu sallardı, arada bir soluklandığında. Yoğurt alınacaksa eve, koşturup izlerdim… Keskin bir enli bıçağı vardı… Ya da bana öyle geliyordu o zaman… Şimdi baklavaları tepsiden çıkarmak için kullandıkları alete benzer. Önce verdiğimiz kabı terazinin bir kefesine koyar, dengeler sonra o akmayan yoğurdu kesip kabın içine koyardı. Kendi kabının içinde hep yeşilimtrak bir su bulunurdu… Nedenini sorunca bir gün, öylece yüzüme bakmıştı… Yanıtlamaksızın…  Cumbamızda keyifli saatler geçirirdik de bir şey yememize izin yoktu… Alamayacak durumda olanların, görüp de  canı çeker diye…

Yokuşun üst bitiminde bir bakkalımız vardı. Dede derdik… Ne yaşlıydı bize göre… Bakkalın kendine özgü bir kokusu vardı. Dolabın içinden gelen ekmeğin kokusu… Orada o denli güzel gelen kokunun büyüsü eve gelince bozulur, artık öyle kokmazdı. Hayat şekerimiz vardı… Dikdörtgen, beyaz  parlak bir kağıda sarılı ve beş kuruştu, yanılmıyorsam… Ve de çamlıca gazozum… Tırtıklı bir şişede, üzerinde kırmızı çam ağacı resmi olan. Şimdilerde yeniden çıkardılar ama eski tadını alamıyorum…

Yokuşun üst yanına yakın bir evin bahçesindeki ek yapıya, temizleyici açılmıştı. Evden çıkınca ilk durağım orası olmuştu uzunca bir süre. Sonra gitmeme izin vermedilerdi nedense… Elbiselerin nasıl yıkandığını bilemiyorum ya da nasıl temizlendiğini ama ütü yapılışını izlemek, en büyük tutkumdu. Ütünün delikleri vardı, içinden ateş görünen. Kızarmış kömür parçaları koyduğunu öğrendim… Ama gerçeği öğrenmeyi sevmedim… Kıpkırmızı gözleri izlerdim… Sürekli sağa sola, öne arkaya gidip gelen… Ve ıslak bez koyunca kumaşın üstüne coss diye çıkardığı sesle, ani oluşan buhar beni şaşırtırdı. Her keresinde o sesle irkilişim eğlendirirdi beni… Kırmızı gözlere bakıp, hikayeler uydururdum içimden… Kömür parçaları olduğunu unutmak isterdim…

Yokuşun alt tarafında berber vardı. Dışarıdan izlemek yeterli gelmedi ve içeri girmek için izin istedim…  Makasın çıkardığı sesler ilgimi çekiyordu… Öyle de hızla oynatıyordu ki elini berber amca ve hiç bir yerini kesmeden kimsenin… Bir sürü incecik saç iniyordu yere, uçuşarak… İlginç geliyordu… Hele kulak kısmında her an bir kaza olacak gibiydi. Büyülenmiş gibi elinin hareketlerini izliyordum… Babam polis olduğu için mi ne?  Her haber ona ulaşıyordu… Öğrendiler ve oraya gitmeme de izin çıkmadı bir daha… Zaten izni, dükkana girebilmek için berberden istemiştim… Onlardan değil…

Bu haber işi kafamı çok kurcalıyordu. Anneme sordum “Kimler haber veriyor?” diye… “Kuşlar.” dedi… Çok sayıda güvercin ve kumru vardı, bahçede, damda… Her yerde… Kumrularda öyle bir “guguuk guk” derlerdi ki konuşur gibi… Ben onların “Üsküdar’a gidelim” dediğini düşünürdüm hep… Sanıyorum bir sorduğumda ne diyorlar diye öyle söylemişlerdi ve ben de dinleyip o ahengi bulduğuma inanmıştım. Şimdiyse annemden, kuşların benim her yaptığımı babama söylediğini öğrenmiştim. Çok kızdım onlara… Uzun süre küstüm…

Eski Mahkeme; yokuşumuzun alt bitimindeki evin, öbür ucundaydı ve yerinde marangoz dükkanı… Girip incelemek için can attığım… Ama bu haber işleri durduruyordu beni… İlkokulda öğretmenimiz küp, dikdörtgen prizma, küre, koni, üçgen prizma ve benzeri şekillerin minik birer örneğini yaptırtmamızı söyledi bir gün… Bende bir sevinç… Yasal yoldan doğru marangoza gittim. O şekilleri birebir başında durup yaptırdım. Ne işçilik yapılıyor dikkatle izledim… Marangozun kulağının arkasına sokulu bir kurşun kalemi vardı ve kıvırcık saçları… Saçlarının üzerinde mutlaka bir toz bulutu olurdu. Aslında toz değil tahtaların minik zerreleri ve de talaş kalıntıları. Kalemini  bir türlü bulamazdı. Küçücük kalemi, saçları kıvırcık ve karışık olduğundan kulağının arkasında yok olurdu. Önündeki işe dalgın dalgın bakarken, bir yandan da o karışık saçlarında eliyle kalemini arar dururdu. Ne yapacağına karar vermek için oyalandığını düşünürdüm… Zaman kazanmak adına…

Marangozun karşısında küçücük bir de kalaycı dükkanı vardı…Sürekli ateşin hazır tutulduğu.Kalaylanacak kabın üstüne bir madde döker,duman olurdu ortam ama zaten kapısı hep açık olan dükkanın dışına doğru yol alırdı, o duman.Sonra yanında sürekli duran bir bezle ovalardı…Kap pırıl pırıl parlayana dek bu işlem sürerdi.Tek ayağıyla sürekli pedal çevirir gibi bir işlem yapardı…Sanırım ateşi sürekli yanar tutmak içindi,körük gibi.Tek gözü görmüyordu  ve hep bir korsan gibi neden kapamadığını düşünürdüm…Evde kalaylanacak bir kap olduğunda ben götürmek isterdim…Yapılan işi bir kez daha izleyebilmek için…

Takunyacı bir amcamız vardı… Kızıyla ikisinin oturduğu evinden tak tak seslerinin geldiği, takunya yaparken… Enli şeritler halinde kesilmiş lastikleri, hazır kalıpla çıkarılmış takunyaların iki başına çiviyle tutturuyordu ve bazı kez altlarına da çakıyordu o lastiklerden, ses çıkarmasın diye… Sonrasında götürüp satıyor ve evini geçindiriyordu. Bazı kez boyalı, çiçekli takunyalar da getirirdi… Anneme bana da alsın diye direttiğim ama nerede giyeceksin diye almadığı… Sonunda aldırdım… Denizli’ye anneannemle dedemi görmeye giderken ve bir de minik çiçekli testi aldılar. Merkezdeydi evleri ama bir çeşme vardı sokaklarında… Kızların gidip su doldurduğu… Ben de çiçekli takunyamı giyip, çiçekli minik testimle su doldurmaya gittim… Ve ayağımı burktum… Rahatladım…

Kapımızın önünde üç basamak vardı sokağa inmek için ve en üstte ahşap bir eşik… Üstüne oturmamıza izin verilen. Yetmezdi doğal olarak, taşa oturmamamız için annem örtüler sererdi. Satıcılık oynardım orada… Kırmızı taşları ezer kırmızıbiber yapardım, kömür tozları karabiber olurdu… Otları sebze olarak dizer, minik taşları kibrit kutusundan yaptığım terazinin kefelerine koyardım ki ölçebileyim. Kendi dünyamda alıcı ve satıcı olurdum çoğu kez… Kibrit kutusundan telefon da yapardım. Karşı ya da yan evdeki kız arkadaşlardan birine uzatır, konuşurduk. Bir avaza bağırtıyla duyduğumuz sesin, ipin ucundan mı geldiğini düşünüp… Ablam da bir arkadaşıyla fotoğraf makinası yapmıştı… Bir yerlerden bulduğu tahtaları kutuyla birleştirip, üstüne de siyah bir bez parçası koymuşlar. Bezi indirip kaldırınca işlem tamam oluyordu ama çekmece niyetine koydukları kutudan bir türlü fotoğraf çıkmıyordu… Hep ertesi gün vereceklerini söylüyorlardı… O ertesi gün hiç gelmedi ve biz verdiğimiz pozlarla kaldık… Yine de az peşine düşmedim ele geçirmek için, o makinanın…

Evimize gelen konukların ayakkabı dizme işini verirdi annem. Kapı girişinde nöbet tutardım, görevime tutkun, verdiğim sözün arkasında… Bu görevlerim sırasında iki vukuatım oldu. Birincisi kahveye olan aşkım yüzünden… Mutfaktan gelen kahve kokusu beni oraya odakladı… Gittim ki dağıtılmış ve bitmiş, fincanlar bir köşeye toparlanmış… Hemen bir fincanı aldım, dibini sıyıracakken anneme yakalandım… Hastalık kapma, mikroplar üzerine uzun bir söylev sonucunda, azarlandım. O günden beri en yakınımın bardağını bile kullanmam… İkinci vukuatımsa süs uğrunaydı… Gelen konuklardan birinin, en yüksek topuklu ve en şık olan ayakkabısını seçip ayağıma geçirdim, yokuşta yürümeye çalıştım… Ayakkabının ya topuğuydu kırılan ya da orta yeri, bilmiyorum… Bir yerlerine bir şey olmuştu… Hemen götürüp düzgün bir şekilde bırakmıştım yerine ama benim yaptığımı anlamışlardı… Nasıl anladılarsa… :)  Şu an yine topuklu ve şık ayakkabılar favorilerim arasındadır…

Bahçemiz iki katlıydı demiştim… Üst katında kümesimiz vardı… Tavuklar çok, horoz bir ya da iki taneydi, bilemiyorum. İçine girmeye korkardım, yem vermek de isterdim. Yemleri dışarıdan içeriye doğru savururdum ki çoğu tele çarpıp dışarı düşerdi… Kuşlar sebeplenirdi ama uzun süre yem vermem yasaklanırdı. Sonunda bir sabah yumurta almak için ben girdim kümese, bir cesaret… Öyle bir gıdakladılar ki tavuklar, yumurta yiyemiyeceğimi bilsem bile bir daha girmeyeceğimi söyledim, anneme… Bu işi sonlandırdım… Bahçemizin o katında renk renk çiçekler vardı… Ve bir kaç meyve ağacı… İncir ve cevizi anımsıyorum. Bir de bahçenin, bitiminde Eski Mahkeme sokağındaki bir evin bahçesiyle bitiştiğini… İncir ağacı tam oradaydı ve ben incirin ilk dalına çıkar, o bahçeye bakar ve çok uzağa gitmiş duyumsardım kendimi… Başka bir dünyaya açılmış gibi…

Öyle sınırlanmıştık ki aynı sokaktaki bir başka ev ve bahçe bana başka bir dünya gibi geliyor ve hemen hayal dünyamda yeni ufuklara yelken açıyordum… Sınırlar yok oluyor, kendi dünyamda gezintiler yaparak hiç sıkılmıyordum… O insanlar, o evler, o dükkanlar benim için araştırılacak, yeni buluşlar yapılacak, üzerine kendi analiz ve yorumlarımı ekleyeceğim birer oyalanma aracıydılar… Bir şeye takılır neden diye sorarak öğrenmek isterdim… Yoksa evlerinde neleri var, ne giymişler değildi merakım… Hoşuma giden bir şey oldumu da kurgulardım, oyalardım kendimi… Yalnızlık hiç sıkmazdı beni… Tam tersi o müthiş curcunalı ortamlarda sığınacak bir sessizlik arardım ki genelde kalabalıktı ortam…

Kalabalık ama yine de seviyeli ve sıcak bir yakınlık vardı ve de yardımlaşma… Herkesin birbirini tanıdığı, selamlaştığı ve saydığı bir ortam… Ve dokuz yaşımda bir apartman dairesine çıkışla son bulan ahşap ev yaşantım… Önceleri sevinçle karşıladığım… Sonrasında o tarz yaşamın güçlüğünü ayrımsadığım…

Özlüyorum o günlerimi… Çocukluğumu…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 400, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

“Gülfem Hatun yokuşunda… küçük bir kız yaşardı” yazısına 4 Yorum yapılmış

  1. Merhaba, yazinizi henuz tam okumadim ama..
    internette ismim hakkinda arastirma yaparken buna denk geldim..
    Çok guzel anlatmissiniz.. hatta bazi satirlarini kendi bloguma kopyalamak dahi istemdim ama.. onu yasamak baska, baskasinin yasantisini kopyalamak baska.. Benimde keske oyle hatiralarim olsaydi cocukluguma dair, yureginize saglik

  2. Gülfem,Olumlu yorumunuz için teşekkür ediyorum…Yaşantılar kopyalanamaz… ki doğru düşüncenizden ötürü kutluyorum…Bence biraz eski yıllarınıza giderek düşünün…paylaşacak ne denli anılarınız olduğunu bulacaksınız…Bu oynadığınız bir oyun da olabilir…oynarken susadığınızda size su veren tonton bir teyze de…ve anılarınız da artarak çoğalır…”Önemli olan onu sizin yaşamış olduğunuz ve yine sizin yazımınızla paylaşımınızdır”…bir satır yazıyı kapsıyor da olsa…sayfalar dolusu da…O sizin yaşamınızdır…O size ait bir anıdır…O sizin anlatımınızdır…Sevgilerimle…

  3. Fatosh Hanım
    Öncelikle selam olsun diye başlamak isterim.Bende aynı sokakta ikamet etmekteyim ,benim Gülfem sokağa gelişim 1990 yılına rastlar .Siz buralısınız yazınızı tabiri caizse bir solukta okudum:Sadaka taşıyla alakalı bir bilgiye erişebilirim diye ,Gülfem Camisinin avlusunda olduğu söylenen ama bir türlü göreninin olmadığı malum sadaka taşıyla alakalı olarak hatırınızda bir şey kalmışmıdır ? Eğer var ise büyük bir mutluluk duyacağımı peşinen belirtir,
    Sağlık ,sıhhat ve mutluluk dolu günler geçirmenizi temenni ederim…

  4. Merhaba,
    Teşekkür ederim yorumunuz ve güzel temennileriniz için.
    Ne yazık ki sadaka taşı ile ilgili bir bilgim bulunmamaktadır.
    Rahmetli Ord.Prof.Dr.Süheyl Ünver [(d. 1898, İstanbul, ö. 1986, İstanbul), Türk yazar ve doktor.] bile bu konu ile ilgili aşağıya alıntıladığım bilgiyi vermiştir.
    “Böyle bir sadaka taşı da Üsküdar çarşısında Koca Mimar Sinan’ın yaptığı hamamın karşısında, Gülfem Hatun Camii’nde varmış. Fakat böyle bir taşı hatırlayana rastlamadım. Bir zaman durmuş. Sonra bu caminin etrafına kötü bir duvar çekenler tarafından yok edilmiş olmalıdır.”
    Süheyl Ünver
    (Hayat Tarih, yıl: 1967, sayı: 11’den alınmıştır)
    Bu nedenle benim bilmem olası değildir.Üstelik cami yeniden değişime uğradı ve şu an çocukluğumdaki görüntüsünden de eser yoktur.
    İyi günler dileğiyle.

Yorum yapın