20 Mart, 2008 tarihinde fatosh yazmış

resim ve foto:Değer AltunayHep bir masaldan çıkıyoruz yola…kendi kurgumuz olan…sonunu düşünüp,olmasını isteyip… zamanın belirlediği…ve araya sürprizlerin girdiği…kimi acı…kimi tatlı…Ayrımına bile varmıyoruz…ardı ardına oluşanların,çoğu kez…takılmış giderken yapılması gereklere…Bir mola alıp duraksarsan…akla düşenler…engelleyecek korkusuyla yolunu…düşünceye ket vurup…sürdürüyorsun yine yeniden…

Bir varmış…bir yokmuş…larla başlardı masallar…ve sonu hep iyi biten…arada varsa karışmış kötüler…yok olur gider,iyiler kazanırdı yine…Onlar anlatılırken başlıyor savaşım…önce kendi yaşıtların ve çevrenle…(neden benim masalımda hep iyiler yok?…bu araya karışanlar öcü mü?…öcü her yerde de biz yok bilesin niyetinden çıktıydık yola,bebeğim…)…iç görü…kendin karşılaş, deneyimsiz, savaş… kazanırsın… belki… kuralları bilmeden,kendin yarat kuralını…saç ortalığa iyilik tohumlarını…toprak tutsun…filizlensin…kök salıp yayılsın ortalığa…ya ayrık otları?…iyilerini ayır…öcüleri sök, at ortamından…dürüstlükle güzelleşin,çiçek açın…renk verin…neşe saçılsın…yolunuzu kendiniz bulun…çıkmadan güzellikli ortamınızdan…sokmadan sarartıcı ayrıkları…gene de bu kadar açıkladım…iyi bilin olur mu…değerini…

Bu da böyle ayrımsız,karşılıklı iletişim…bebek anlayacak…anlaması gerek…yoksa her bir başa gelecek nasıl bitirilir…anlatımla…yetmez günler aylar…hemen büyüyor…baksana…Atıl,savaş ve kazan…

Dün dolaşmaya çıktım…eşimi aradım cep telefonundan…”buluşalım mı?”diye…Buluştuk,evlendiğimizde ilk oturduğumuz evin önüne gittik,evi pas rengi kaplamışlar…Alışveriş ettiğimiz kasap ve manav kapanmış…toz içinde iki vitrin camı karşıladı bizi…Oradan Salacak İskelesine indik,görünen üst gövdesinin yanındaki çay bahçesinde oturup…Kız kulesi,Topkapı Sarayı ve Ayasofya görüntüleri eşliğinde çayımızı içtik…Tabii görebildiğimiz kadarıyla…arabalar iki kenarlı park etmiş ve bir büyücek kamyonette elinde sigarayla,sonuna kadar açılmış ve yalnızca kendinin hoşlanabileceğini düşünmeden  müzik dinleyen bir adet de efkarlı eşliğinde…

Çıkınca yine saptık eski yollarımıza,dolandık yabancılaşan sokaklarda…Gitmiş bahçeli evler,dizi dizi kibrit kutuları evler…yer, gök asfalt…Aralarından yeşil çimlerin çıktığı…irili ufaklı taşlarımı istiyorum ben…Biçimsiz ama sıcaklığı olan…bir can fışkıran çevresinde…takılsa da ayağım,girse de ayakkabımın topuğu,düşsem de boyut farklılığından,ayrıklığından…Yer gri…gök gri…evler soğuk ve uzak…insanlar onlardan da uzak birbirine…Bakkal amcadan hayat şekeri aldığım,arkamızdan bakarak köşedeki manava gönderdikleri sokağımı özledim…Bu çocukluğumdu değil mi?…Evlenince yağsız et istediğim için kızan o zaman bana “amca” gelen şu an “gençmiş de” diye düşündüğüm kasap nerede?…Asır mı geçti de yok oldular birden…Market “zincir”leri mi boğdu?…Daraldım…Ya çocuklarım…onlar nasıl bir doğa buldular,sürdürecek ve baş edebilecekler mi?…İkinci daralmaya gerek yok…savaşacaklar…

El ele…kol kola dolaştık eşimle…orayı burayı gösterek birbirimize…Buluştuğumuz anda önerimi söylediğimde o da hevesliydi…Gezimizin sonuna doğru ben allak bullak…baktım onun da yüzü kararmış omuzları düşmüş…Ne bulacaktım…onu da sürükledim…bilmiyorum…Geçmişten bir iz?…Yoo…Burada düşüncelere daldım…toparlamak zor…aklım yirmili yaşlardaki coşkumuzda…yüzümde gülücükler açtıran…Evet bu bile yeter… o günleri yaşamışız ne mutlu…Umarım çocuklarım da yaşar…grilikler içinde soluklanacak mavi bir gök yüzü bulurlar…ve eşleriyle elele geriye dönüp baktıklarında bizden daha hoşnut bir görüntüyle ayrılırlar…geçmiş yaşam yerlerinden…

Bu yazı toplamda (10 Aralık 2007 Tarihinden İtibaren) 47, bugün ise 0 kez görüntülenmiş

Yorum yapın